ABD’NİN ARKA BAHÇESİ’NDE DEMOKRASİ NASIL SAĞLANIR?

1960’ların başları ile 1980’lerin sonu arasındaki dönemde az gelişmiş ülkelerin ve özellikle de bağımsızlığına yeni kavuşmuş olan ülkelerin kalkınması için yapılan yardımlarda hem ABD ve Batı dünyası için hem de Sovyetler Birliği için soğuk savaşın gerektirdiği stratejik yakınlaşmalar başroldeydi. Batı dünyası için az gelişmiş ülkelerin sosyalizme kaymamaları, dolayısıyla Sovyet etkisinin küresel yayılmasının engellenmesi son derece can alıcı bir öneme sahipti. Bu kaygı Batı’nın Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, USAID ve benzeri yardım örgütlerinde de temel prensipti. Giderek artan yoksulluğun sosyalizmi arzulanan popüler bir sistem haline getireceği gerçeği korkusuyla hareket eden Batı, az gelişmiş ülkeleri yardım havucunu kullanarak çeşitli siyasal önlemler almaya yöneltmişler ve demokratik kurumların geliştirilmesini, insan haklarına saygı gösterilmesini dış yardımın adeta bir ön koşulu haline getirmekle beraber 1960 ve 1970’lerde bu prensibe tam anlamıyla uymamışlar ve gerektiğinde despotik faşist rejimlere de komünizme kaymamak koşuluyla maddi ve askeri yardımda bulunmaktan kaçınmamışlardır. (Aydın, 2008, s. 51) Bu yardımlar esasında ABD başta olmak üzere, Batılı demokrasilerin stratejik çıkarları doğrultusunda demokrasinin temeli olan halkların siyasi iradesini hiçe sayabildiklerini göstermektedir.

Bu bağlamda ABD birçok coğrafyada çıkarları doğrultusunda dış politikasını şekillendirirken bazı bölgelerde genel hatlarıyla “müdahaleci” bir yöntem izlemiştir. Bu politika 19. yüzyılın başlarından itibaren Monroe Doktrini ile şekillenirken, Soğuk Savaş boyunca da çeşitli doktrinlerle biçimlenmeye devam etmiştir. Bu politikanın hedef bölgelerinden birisi de ABD’nin güneyinde yer alan Latin Amerika ülkeleridir (Keskin, 2016, s. 70-71).  Ülkelerin sürüklendiği koşullar ile ilintili olarak, dış müdahale olgusu; bu ülkeler için en önemli sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Büyük güçler bu kıtada, bir başka ülkenin yönetimine, ekonomik kaynaklarına ve diğer kamu imkânlarına rahatça müdahalede bulunabilmektedir. Akşin, 19. yüzyıl boyunca Latin Amerika’da ABD’nin ağırlığının arttığını, 20. yüzyılda kâbus gibi üstlerine çöktüğünü, siyasette son sözün onun olduğunu ve ayrıca Latin Amerika’da ABD’nin “sardalyalar arasında köpek balığı” diye tanımlandığını aktarmaktadır. (Sağıroğlu, 2016, s. 41)

Sovyetler Birliği’nin Küba adası dışında olaylara doğrudan karıştığı yer çok azdı ama Latin Amerika yavaş yavaş Soğuk Savaş’ın en sıcak savaş meydanlarından biri haline gelmekteydi. Bu gelişme çok büyük ölçüde, ABD’nin hâkimiyeti gerçeği ve doğurduğu sonuçlardan, Latin Amerika’nın, rahatsız olmasına bağlıydı. Kuzey Yarım kürede Amerika’nın ekonomik ve siyasi hâkimiyeti, 20. yüzyılın ilk yarısında iyice yerine oturmuştu ve Monroe Doktrini ilkeleri ışığında haklı gösteriliyordu. İster, 1930’ların başlarında olduğu gibi doğrudan müdahale yoluyla olsun ister yerel diktatörleri (Nikaragua’da Somoza, Küba’da Batista veya Dominik Cumhuriyeti’nde Trujillo gibi) kullanmak yoluyla olsun, Amerika Birleşik Devletleri Orta Amerika’daki komşularını, kendi ekonomik ve siyasi çıkarları açısından sıkı bir denetim altına almıştı. (Best, Hanhimaki, Maiolo, & Schulze, 2015, s. 413)

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri bundan böyle, ekonomik ve sosyal değişimden duyulan tedirginliğin çok yaygın olduğu ve Amerikan hâkimiyetinin (“Yankee emperyalizmi”) çarpık eşitsizliğin ana sebebi olarak görüldüğü bu kıtada olup bitenlere kayıtsız kalamayacağını anladı. Washington, Rio Grande’ın güneyinde kalan her yerde istikrarın tek güvencesinin askeri diktatörlükler olduğunu düşünmekteydi, oysa savaş sonrası yıllarda devam eden ekonomik eşitsizlik, Amerikan karşıtlığı, milliyetçilik ve sosyalizmle beslenen halk devrimlerinin, bu diktatörleri hedef aldığına tanık oldu. Böylece, Sovyetlerin doğrudan müdahalesi olmadan da Latin Amerika’da, Amerikan emperyalizminin boyunduruğundan kurtulma çağrıları, Amerikalı politikacıların başına büyük dert açtı. (Best, Hanhimaki, Maiolo, & Schulze, 2015, s. 414)

Fakat ABD yönetimi bu ayaklanmalara cevap olarak, Chapultepec Senedi, Rio Antlaşması ve Amerikan Devletleri Örgütü’nü (OAS) kurarak Latin Amerika’nın SSCB’nin nüfuz alanına girmesine izin vermeyeceğini bir anlamda ilan etmişti. Guatemala darbesi de, bir yandan CIA’nin yabancı ülkelerde darbe yaptırma konusundaki tecrübesini artırmasına yardımcı olmuş, diğer yandan da Latin Amerika yönetimlerine bir “gözdağı” olarak yorumlanmıştı. (Erhan, 2012)

Oysa bu resmileşmiş, karmaşık anlaşma yapısının altında, giderek büyüyen bir Latin Amerika milliyetçiliği yatıyordu, çünkü bölgedeki Amerikan hâkimiyeti esasen, Amerikan karşıtlığını tırmandırmak anlamına geliyordu. Yoksulluğun üst seviyelerde seyretmesi, okuryazar sayısının çok düşük olması, sağlık hizmetlerinin yetersizliği gibi duygular, ABD karşıtlığını iyice körüklüyordu ve yüksek bebek ölümü oranının engel olamadığı nüfus patlaması da bunlara eklenmişti. Çoğu insan Amerika kökenli çok uluslu şirketlere bağımlı ve onların hâkimiyeti altındaki ticari yapıyı, katı bir eşitsizliğin sorumlusu gibi görüyordu. Buna ek olarak Washington’ın, genellikle ABD’de eğitilen milis kuvvetlerinin yardımıyla iktidarda kalabilen sağ kanat diktatörlükleri desteklemesi, Orta ve Güney Amerikalıların kuzeydeki dev yaratığa karşı duydukları antipatiyi arttırdı. (Best, Hanhimaki, Maiolo, & Schulze, 2015, s. 415)  Üstelik ABD Latin Amerika ülkelerine siyasi ve askeri olarak müdahale edebilmek için çoğunlukla bu ülkelerin ordularını kullanıyordu. 20. yüzyılın başlangıcından bu yana Latin Amerika’da ABD desteğiyle 40’dan fazla hükümet ordu aracılığıyla devrilmiş, zaman zaman da seçimler sabote edilmiştir.  (Keskin, 2016, s. 3)

ABD, Küba gibi Latin Amerika ülkelerinin bir kısmını problemli olarak nitelerken kendi güvenliğini de bu ülkelerden gelecek tehditlere karşı garantiye almak istemektedir. (Keskin, 2016, s. 5)  Bu nedenle, yanı başındaki Küba’nın tamamen Sovyet etkisi altına girmesini istemeyen ABD,  en kısa zamanda Fidel Castro’nun ortadan kaldırılması için CIA’yi görevlendirdi. Fakat Domuzlar Körfezi çıkartmasının Nisan 1961’de başarısızlıkla sonuçlanması, ABD’nin bölgede yeni politikalar üretmek istemesine neden oldu. Küba’da yaşanan başarısızlığın diğer Latin Amerika ülkelerine örnek olmasını istemiyorlardı. Küba devriminin ardından ABD’nin Latin Amerika ile kurduğu ilişki büyük ölçüde değişti. Küba devrimi gösterdi ki dengesiz diktatörler komünizme karşı mücadelede etkili olamıyorlardı.

ABD’nin Latin Amerika’da komünizmin yaygınlaşmasını engellemeye dönük hassasiyeti tüm Soğuk savaş boyunca sürdü. ABD, Eisenhower’ın Yeni Bakış stratejisinde öngörüldüğü üzere bölgeye CIA üzerinden müdahale etmekten de çekinmedi. 1957’de Eisenhower döneminde kurulan Kamu Güvenliği Ofisi çerçevesinde, özellikle 1960larda, Latin Amerika’daki çok sayıda Amerikan yanlısı otoriter rejimin güvenlik görevlilerine eğitim verildi. “Ayaklanmalarla mücadele”, “sorgulama teknikleri” gibi başlıklar taşıyan eğitim programlarında ABD’li kamu görevlileri, ABD’de bilinen insan hakları sınırları içine giremeyecek birçok konuda Latin Amerikalılara uzmanlık kazandırdılar. (Erhan, 2012, s. 98)

Kıtadaki siyasi otoriteyi güçlendirmek amacıyla 1961 yılında John F. Kennedy’nin başlattığı “İlerleme İttifakı” (Alliance for Progress) Güney ve Kuzey Amerika arasında geniş bir işbirliğini öneriyordu. Bu işbirliği çerçevesinde kalkınma finansmanı ve sosyal reformlar için de önemli bir kaynak ayrıldı. (Topal, 2009) Bu ittifak kapsamında, ABD esasen ekonomik destek yoluyla Latin Amerika yönetimlerinin ve halkının “gönlünü kazanmayı” amaçlıyordu. Fakat ABD’nin gereken önemi göstermemesi ve kendi belirlediği ittifakın bazı temel ilkelerine karşıt politikalar üretmesi, o dönemde yaşanan ekonomik kriz sonucunda ittifak başarısız oldu. Böylelikle ABD askeri stratejik hedeflerin uygulanması için yapılan çalışmalara yeniden ağırlık verdi.

Eski ABD Başkanı Ronald Reagan
Eski ABD Başkanı Ronald Reagan

1964’teki Brezilya darbesine destek veren ABD, 1970’lerde Latin Amerika’da gerçekleşen bir dizi askeri darbenin de arkasında durdu. 1971’de Bolivya, 1973’te Şili ve Uruguay, 1976’da da Arjantin’de gerçekleştirilen darbeler sonrasında kurulan cunta yönetimleri Washington’da muhatap bulmakta zorlanmadı. Eş zamanlı olarak, bazı ülkelerde de solcu yönetimlere karşı ABD yanlısı silahlı gruplar desteklendi. Bu durumun en çarpıcı örneği Nikaragua’da yaşanmıştır. Daniel Ortega’ya karşı mücadele veren Contra gerillaları, Ronald Reagan’ın 8 yıllık başkanlığı sırasında ABD tarafından desteklenmiştir. ABD siyasi tarihine “İrangate Skandalı[1]” olarak geçen olay da bununla ilgilidir. 1980’lerde ABD, Guatemala ve El Salvador’da da, Latin Amerikalı siyasi önderlerin bazılarının “kirli savaş” olarak isimlendirdikleri faaliyetlerde bulunmuştur. Reagan döneminde, Küba’ya ilişkiler olumsuz niteliğini devam ettirdi. Küba’nın desteklediği komünist gerillaların ABD yanlısı Grenada Başbakanı Maurice Bishop’u devirip öldürmeleri üzerine ABD, Barbados ve Jamaika’yla birlikte 1983’te bu ülkeye askeri bir harekât düzenlemekten de geri durmadı. (Erhan, 2012, s. 98)

Sonuç olarak; yaklaşık 45 yıl süren Soğuk Savaş dönemi boyunca, dünyanın başka bölgelerindeki gibi, Latin Amerika ülkelerinde de ABD’nin önceliği, SSCB’nin nüfuz alanını daraltmak ve ABD yanlısı yönetimleri iktidarda tutmak şeklinde özetlenebilir. Kennedy’nin “iyi niyetli” girişimi gibi, demokrasi yanlısı açılımlara rağmen ABD’nin bu bölgedeki asıl önceliği ne demokrasi, ne de ekonomik refah olmuştur. “Arka Bahçe” ye yabancıların girmesini önlemek, bahçenin güzelliğinden daha fazla önemsenmiştir. (Erhan, 2012, s. 99) Böylece Latin Amerika kıtasında yaşananlar bizlere demokrasi kavramının büyük güçler tarafından stratejik çıkarlar uğrunu feda edilmesinin hiç de zor olmadığını göstermiştir. Demokrasiyi sağlamanın aracı olarak halkın iradesine sürekli “darbe” vurmak da ABD’nin bu kıtadaki güvenilirliğinin zedelenmesine sebep olmuştur.

Buğra Çelikbilek tarafından The FEAS Journal adına hazırlanmıştır.


Başvurular

Aydın, Z. (2008). Demokrasi Mühendisliği Ve Az Gelişmiş Ülkeler. Sosyal Bilimler Dergisi, 52.

Best, A., Hanhimaki, J. M., Maiolo, J. A., & Schulze, K. E. (2015). 20. Yüzyılın Uluslararası Tarihi. Ankara: Siyasal Kitabevi.

Erhan, Ç. (2012). ABD’nin Latin Amerika’ya Bakışını Şekillendiren Öğeler. Latin Amerika Çalıştayı Bildiriler Kitabi (s. 95). Ankara: Ankara Üniversitesi Yayınları.

Keskin, M. (2016). ABD’nin Müdahaleci Dış Politikası: Latin Amerika Örneği . Barış Araştırmaları Ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 70-71.

Sağıroğlu, A. (2016). Latin Amerika’da Asker Siyaset İlişkisi: Arjantin Ve Şili’deki Askeri Darbelerin Etkileri Ve Tarafları. Ekonomi, Politika & Finans Araştırmaları Dergisi, 41.

Topal, A. (2009). Ulusal Kalkınmacılıktan Küresel Neoliberalizme Anti-Emperyalizm: Latin Amerika Deneyimi. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 127.


[1] ABD, diplomatik ilişkisinin bile bulunmadığı İran’a, savaşmakta olduğu Irak’a karşı kullanması için yasadışı yollardan silah satmış, elde edilen gelir de, Contralara silah desteği sağlanması için kullanılmıştır.

#ZıtFikirlerBirbiriniYaşatır #WriteYourself, reach us: info@thefeasjournal.com
Yazı oluşturuldu 58

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön