TEK PARTİ DÖNEMİNİN BİTİŞİNİN TÜRKİYE DEMOKRASİSİNDEKİ YERİ

TEK PARTİ DÖNEMİNİN BİTİŞİ: 1950 SEÇİMLERİ

Türkiye’nin kaderi 14 Mayıs 1950’de yapılan seçim sonucunda tek partili iktidar döneminin bitmesiyle birlikte değişmiştir; bir diğer deyişle halkın iradesini, seçim sonuçlarına yansıttığı ilk seçim olarak adlandırılabilir. Bu durumun sebeplerinden en önemlisi daha önce yapılan seçimlerde uygulanan antidemokratik yöntemlerdir. Oy kullanacak olan seçmenin isim listesinin hazırlanmasının muhtarlar ve mülki amirlerin emrinde gerçekleştirilmesi ve oyların açık olarak kullanılması antidemokratik yöntemlere örnek olarak gösterilebilir. Özellikle 1946 seçimi sonrasında bu antidemokratik havanın halkta tepki oluşturacağının farkına varan CHP ‘Otuzlar’ adlı kabineyi oluşturmuş ve yeni seçim yasası oluşturmak için işe koyulmuştur. Yeni seçim yasası gizli oy- açık sayım, seçimin yargı kontrolünde olması ve tüm partilerin radyoda eşit kampanya düzenleyebilme özgürlüğünün olması sağlanan imkanlardan birkaçıdır. Hem bu imkanlar sağlanmış hem de toplumsal muhalefet üst düzeydeyken Demokrat Parti büyük bir talep görmüş; hem ona destek olanların hem de CHP iktidarına muhalif olanların tepki oyunu almıştır. “Demokrat” kelimesine uzak olan halk bir çağrışım yaparak DP’yi ‘’Demirkırat’’ olarak benimsemiştir. Demirkırat muhalif propagandası sırasında CHP’nin ekonomi politikalarının yanlışlığı, grev hakkının olmaması, İkinci Dünya Savaşına girilmemesi, basın özgürlüğünün olmaması, Köy Enstitülerinin ahlaka aykırı kızlı erkekli birer komünist yuvası olması gibi eleştiriler sunmuştur. ‘’Yeter, söz milletindir!’’ cümlesiyle sesini duyuran DP’nin karşısında, yansız olması gerekmesine rağmen seçim kampanyalarına katılan bir cumhurbaşkanı yer almıştır. Bu durum CHP’nin DP’nin yeni güç olmasından korkmaya başladığının bir kanıtı olarak gösterilebilir. Türkiye’de ilk kez bir seçim kampanyasının bile bu kadar aktif geçmesi ülkede bir şeylerin değişeceğinin habercisi olmuştur. Demokrasi savaşı verir gibi yürütülen bu seçim kampanyası insanlara büyük bir umut aşılamış ve dolayısıyla seçime katılım oranı ilk kez neredeyse %90’lara ulaşmıştır. Uzun zaman sonra CHP ilk kez bir seçimi kaybetmiş ve bu da yeni bir dönemin başladığının somut bir örneği olarak gün yüzüne çıkmıştır. DP’den Celal Bayar cumhurbaşkanı ve Adnan Menderes başbakan olmuştur.

DEMOKRAT PARTİ İKTİDARI

            DP, halkı refaha ulaştırmış, halk iradesinin sonucu gibi görünse de özellikle ilerleyen dönemlerinde büyük baskıların temsilcisi haline gelmiştir. Yürüttüğü politika özellikle halkın CHP döneminde yaşadığı olumsuz tecrübelerin sürekli olarak gündeme getirilmesi ve insanları nefrete iterek ayakta kalabilmeyi güçlendirmek olmuştur. CHP’nin devletçi politikasının aksine özel sektöre yönelim artırılmaya çalışılmıştır. Fakat eleştiriye tutulan Milli Koruma Yasasının kabul edildiği bir dönem de yaşanmıştır. Seçim kampanyasında da sıkça dile getirilen grev hakkına dair herhangi bir ilerleyiş olmamıştır. Özellikle DP’nin popülist kimliğinden dolayı dini ve milli duygular kullanılmış; bunun aksi sola yakın veya sol herhangi bir düşünceye alan bırakılmamaya çalışılmış ve muhalif her düşünceyle savaşılmıştır. Ezanın tekrar Arapça okunması da dini açıdan halkın alkışladığı bir gelişme olmuştur. Halk hem DP’ye destek olmuştur hem de CHP’nin karşısında çok radikal bir grup belirmiştir. Hacı Bayram Cami imamı ”CHP’liler Fransa’dan bile daha çok kafirdiler, çeyrek yüz yıllık cumhuriyet ve inkılap hareketi, onların küfür yoluna sapmalarına neden olmuştur. Milletler layık oldukları yönetime sahip olurlar. Bugün iyi idareye sahip olduğumuza göre, Allah indinde mevkiimiz düzelmiştir” (alıntılayan Nal; 2005, 152) demiştir. Bu yaşananların hepsi halkı kutuplaşmaya itmiştir.

            DP dönemindeki refahın en büyük sebeplerinden birisi olan Amerika tarafından sağlanan Marshall yardımıyla özellikle tarım modernleştirilmiş ve verimlilik büyük oranda artmıştır, DP’nin altyapı yatırımlarının da verimlilik ve refah konusunda çok büyük bir etkisi vardır. CHP’nin 1950 seçimini kaybetmesi başka sonuçları da beraberinde getirmiştir. Öncelikle, CHP tarafından kurulan Halkevlerinin yönetimi CHP’nin elindeydi ve finansal kaynağı da halkın verdiği vergilerdi. Tek parti döneminde iktidar da muhalefet de aynı elde bulunduğu için bunlar bir sorun oluşturmamıştır. Fakat CHP’ye muhalif bir partinin iktidar olduğu bir dönemde bu kurumun CHP ile hala bağlı kalması mantıksız ve adaletsiz görülmüş, bazı değişiklikler yapılmaya karar verilmiştir. Dolayısıyla Halkevleri özerk hale getirilmiş ama CHP ile aradaki bağın kesilmediğini fark eden DP TBMM’de yapılan bir oylamayla Halkevlerine ait tüm gayrimenkullerin ve kazanılmış malların hazineye iadesine karar verilmiştir. Ayrıca, CHP’nin sahip olduğu mal varlığına da iktidarda olduğu dönemde haksız bir biçimde kazanıldığı gerekçesi ile el konulmuştur.

1954 SEÇİMİ

                        1954 seçiminde DP 490 milletvekili çıkarırken en yakın rakibi CHP’nin çıkardığı milletvekili sayısı sadece 30’dur. Bu ezici kazanmanın sebeplerinden en önemlisi CHP’nin halkçı olduğunu söylemesine rağmen halka karşı sergilediği küçümseyici hareketin tersine DP’nin halka inerek halkın düşüncelerine ve iradesine saygı duyuyor olması olarak görülebilir. Marshall planı, Amerika yardımları ve Kore Savaşı’na katılmış olmanın verdiği olumlu etkiler ekonomiye çok güzel yansımıştır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı dönemindeki ağır vergilerden sonra bu refaha sahip olabilmek halkın gözünde DP’yi daha da üst bir mertebeye taşımıştır. 1954 seçiminde ise siyasetçiler halka seslerini duyurabilmek için adeta yarışmışlar hem DP’liler hem CHP’liler şehir şehir gezerek seçim propagandasını asla bırakmamışlardır. Hatta 1950 seçiminde İsmet İnönü’nün bir cumhurbaşkanı olarak bağımsız kalması gerekirken seçim propagandasına karışması gibi bu kez de Celal Bayar katılmıştır. CHP ve DP arasındaki bu rekabet halka da yansımış, birlik olmaktansa iki kutba ayrılmışlardır. Bu da radikalleşmeyi tetikler nitelikte denilebilir.

1957 SEÇİMİ

            1957 seçimine yaklaşıldığında DP artık halkın kabullendiği bir güç haline gelerek CHP döneminde eleştirdiği demokratiklikten uzak olan çoğu şeyi yapmaktaydı. Devletin hemen hemen her bölümünde bu baskı mevcuttu, fakat en önemlisi basının kısıtlanıyor olmasıydı. İstedikleri yönde habercilik yapılması için uğraşıyorlar veya yaptırım olarak hapis cezası ile basın mensuplarını ve organlarını korkutuyorlardı. Bu dönemdeki en şok edici olay ise ispat hakkıydı. İspat hakkının gündeme gelmesi DP milletvekillerini bile çileden çıkartmış ve bu sebeple bazı milletvekilleri partiden ayrılma kararı almıştır. 1957 seçim kampanyasında CHP halka; DP’nin demokrasiden uzak ve baskıcı bir diktatörlüğe dönüştüğünü, ülkedeki tarafsız ve adaletli kurumların artık var olmadığını ve anayasa değişikliğiyle ilgili fikirlerini halka paylaşıyordu. Adaletsizliklerden bir tanesi DP’nin 1950 seçimindeki en büyük kozu olan Grev Hakkı ile ilgili herhangi bir gelişmenin olmamasıdır. Demokrat Parti ise yeni yatırımlarla halka hala var olduğunu göstermenin peşindeydi ve seçim sloganı da “Nurlu ufuklara doğru” idi. Bu slogan DP’nin popülist kimliğiyle dini ön plana atan politikasının birleşiminin bir göstergesi olan tarikatlarla yakınlaşmasının da bir kanıtı olarak düşünülebilir. 1957 seçiminde, DP’nin iktidar olduğundan beri geçirdiği en riskli ve adrenalin dolu seçimde, 419 milletvekili çıkarılmıştı. Fakat 419 milletvekili çıkarabilmesinin sebebi seçim sisteminin DP’nin lehine çalışmasıydı. Ülke genelinde ise yüzde ellinin altında kalmıştır.

27 MAYIS’A DOĞRU

            Sivil toplum örgütlerinin de özgürce sürdürülemediği 1960 Türkiye’sinde DP Vatan Cephesi adlı bir sivil toplum örgütüyle gündeme gelmiştir. Bu örgüt DP’nin övücülüğünü üstlenmiştir. İnsanları teşvik etmek adına örgüte katılanların isimleri de her gün radyoda ilan ediliyordu. Fakat birçok kişinin ismi haberi olmadan söyleniyor veya daha yeni doğmuş bebeklerin bile isimleri duyuluyordu. Bu durum da elbette DP seçmeninin belli bir bölümünün partiye olan güvenini sarsmıştı. DP ve CHP cephelerinin seçmenleri arasında kutuplaşma yüzünden ülkede sular durulmuyor ve bu olaylarda askerin CHP ve elbette asker kökenli olan İnönü tarafında olduğu gözden kaçmıyordu. Bu durumlar DP’nin hem gözünü korkuttu hem de orduya olan güvenlerini sarstı. Ayrıca basının halkı olumsuz etkilediğini düşünen DP Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasını önerdi ve bu komisyonun yetkilerine dair bir önerge de yayınlandı. Buna karşılık halkın ve özellikle üniversitelilerin tepkileri büyüktü. Tepkilere karşılık sıkıyönetim ilan edildi. Yine de hem gösteriler hem tepkiler devam ediyordu. Bu gösterilerden bir tanesi de çokça bilinen ‘555K’ olayıdır. Halkın, askerin ve öğrencilerin de DP’nin faşist bir diktatörlüğe döndüğüne inancı belliydi ve tepkilerini de artık gösteriyorlardı. Hükümetin kötü bir sona yaklaştığı belliydi ve tam da İnönü’nün dediği gibi o bile DP’yi kurtaramazdı artık. Tüm bu olayların sonucunda bir süredir hazırlanan bazı Silahlı Kuvvetler mensupları 27 Mayıs 1960 günü sabaha karşı idareye el koymuştur.

SONUÇ

            DP iktidarı boyunca karşısında olacağına söz verdiği anti-demokrasinin karşısına bir türlü geçememiş, gücü elinde bulundurmanın vahametini yaşamıştır. Örneğin CHP’nin iktidar olduğu dönemde nispi seçim sisteminin ne kadar yanlış ve adaletsiz olduğunu söylemiş fakat çoğunluğun kendinde olduğu durumda avantajı kullanmamayı göze alamadığı için değiştirmemiş, seçim sisteminin lehine olmasını, demokrasiye tercih etmiştir. Yani DP Türkiye’yi değiştirmek ve demokratikleştirmek adına büyük bir şansa sahipken bunu değerlendirememiştir. Kore Savaşı’nda yer alan Türk askerleri ve Amerika’nın safında bulunan bir siyaset uygulanması hatta ve hatta darbe ilanında bile NATO’ya bağlılığın özellikle üstünde durulması Türkiye siyasetini sola karşı büyük bir korkuya ve tepkiye itmiştir.

            Toplumda komünizm ve sosyalizme karşı adeta bir alerji oluşmuş ve bu düşüncelerin kabul edilemeyeceği tüm milletin bilinçaltına sokulmaya çalışılmıştır. Sola karşı bu büyük tepki hem solun hem sağın daha da kutuplaşıp radikalleşmesine sebep olmuş; dolayısıyla Türkiye siyaseti faşizme yaklaşan bir sisteme dönüşmüştür. Ayrıca, basının engellenmesi, sansürlenmesi, baskı altında tutulması, dergilerin, sivil toplum örgütlerinin, derneklerin ve sendikalaşmanın sıkı bir denetim ve baskı altında olması farklı ve yeni olan her düşünceye karşı kapalılığı kanıtlar niteliktedir. Bu da insan haklarından en önemlilerinden birisi olan düşünce özgürlüğünün kalmadığını ve ihlal edildiğini gösterir. Düşünce özgürlüğünü kısıtlamanın yanında bir de algı yönetimi yapılıyordu, siyasi liderler farklı gazete ve dergileri mesken tutmuşlardı.  İnönü ve Nihat Erim’in Ulus’ta, Celal Bayar ve Menderes’in Vatan ve Zafer’de, Fuat Köprülü’nün Kudret’te makaleleri yayımlanmıştır. (Yıldız; 1996, 505)

             CHP döneminde benimsenen sıkı bir devletçilikten sonra ekonomide liberal DP özel sektöre teşviki artırmış ve ekonomik kalkınmada yeni bir perspektif sunmuş fakat bu perspektif de Türkiye ekonomisini hayal edilen noktaya getirmemiştir. İşsizlik ve gelir dağılımının dengesizliği, devamlılığını sürdürmüştür. Hatta “Demokrat Parti iktidarlarının uyguladığı sosyal, siyasal ve ekonomik politikalar, Türkiye’nin bugün içine düştüğü çıkmazın da en önemli nedeni olmuştur.” (Baytal, 2007: 567) gibi düşünceler de mevcuttur. Tarıma teşvik artsa da bundan faydalananlar daha çok büyük toprak sahipleri olduğu için dengesizliklerin önüne geçmek gittikçe zorlaşmıştır. Ama asıl sorun bu dengesizlikten ziyade ana muhalefet partisi olan CHP’nin de geçerli önerileri sunmaması ve ana muhalefetlik görevini demokrasiye uygun bir biçimde yerine getirememesidir. DP’nin baştan beri uyguladığı CHP’yi kötüleyerek ayakta kalma politikası gibi CHP de DP için aynı kötülemeleri yaparak tekrar güç sahibi olmaya çalışmıştır. İki parti arasındaki bu soğuk savaş hem çözüm bulmaktan uzaklaştırmış hem de demokratiklikle alakalı bir sonuç sunamamıştır.

            “Demokrat Parti, iktidarının ilk yıllarından başlayarak, darbe ile iktidardan indirildikleri 1960 yılına kadar, artan bir ivme ile, geliştirilmesini ve genişletilmesini talep ettikleri demokrasiyi, sınırlandırmaya dönük bir dizi politikayı yaşama geçirmiştir.” (Özçelik, 2010: 185) Bu alıntıdaki fikir DP dönemindeki olaylar analiz edildiğinde kaçınılmaz bir son olmaktadır. Tek parti döneminin bitişinin ve ardından gelen Demokrat Parti hükümetinin Türkiye demokrasisindeki yeri çok kritiktir. Tek parti döneminin sona ermesiyle ülkede birçok farklı sesin duyulacağı, insan haklarının piramittin hep en üstünde bulunacağı, sağ veya sol her görüşten insanın adaletli ve eşit muamele göreceği, her daim ülkenin geleceği için en doğru kararların profesyonelce alınacağı bir ortam beklenirken; Türkiye kendini gücün kontrolsüzce kullanıldığı, yeniliklere ve farklılıklara kapalı bir dönemde bulmuştur. Bu eleştiriye rağmen Türkiye’nin seçeneksizlik veya tek seçenek tarihinden kurtulmasını olumlu görüyorum. 1950-1960 dönemi demokratikleşme faaliyetleri açısından ülkeyi ilerletememiş olsa da tek seçenek tarihinden kurtulma zaferidir.

Zeynep Akyüz tarafından The FEAS Journal adına hazırlanmıştır.


KAYNAKÇA

Baytal, Y. (2007), Demokrat Parti Dönemi Ekonomi Politikaları, s.567

Alıntılayan Nal, S. (2005) Demokrat Parti’nin 1950-54 Dönemi Din Siyaseti, s.152

Özçelik, P. (2010) Demokrat Parti’nin Demokrasi Söylemi, s.185

Yıldız, N. (1996), Demokrat Parti İktidarı ve Basın, s.505

#ZıtFikirlerBirbiriniYaşatır #WriteYourself, reach us: info@thefeasjournal.com
Yazı oluşturuldu 47

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön