İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NIN TÜRKİYE’YE ETKİLERİ: MİLLİ KORUNMA KANUNU VE VARLIK VERGİSİ

İkinci Dünya Savaşı 1945 yılının Eylül ayında bitmiştir ve o tarihe kadar Türkiye fiilen savaşa girmemek için çokça çaba sarf etmiştir. Henüz toparlanamamış bir ülkenin bu savaşta daha büyük bir düşüş yaşamasından korkulmuştur. Fakat düşünülenin aksine Türkiye, savaşa girmemesine rağmen hem toplumsal hem ekonomik birçok önlem almış ve bu durum toplumda büyük bir etki oluşturmuştur. Bu etkiler, devletin aldığı önlemlerden ve yasal tedbirlerden de anlaşılabilir. Birinci Dünya Savaşı döneminde yaşanılan sorunlar tek tek gün yüzüne çıkmıştır. Türkiye, tarafsız kalmasına karşın savaşı büyük bir ordu ile izlemek zorunda kalmış ve sonuçta İsmet İnönü’nün önderliğindeki hükümet, Türkiye’yi sıcak savaşın tahribatından koruduysa bile ülkeyi savaş ekonomisinin dışında tutamamıştır (Çetin, 2007: 72). İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı, savaş sebebiyle kesintiye uğramıştır ve ekonomide istikrarsızlık gündeme gelmiştir. Dolayısıyla hem dış hem iç ekonomi politikaları uygulanamamış, dış ticaret kesintiye uğramış ve üretim düşmüştür. Ayrıca enflasyon meydana gelmiş, devletin alınan önlemlere ayırdığı bütçe artmıştır. Bu da hayat kalitesini oldukça düşürmüştür. Üretken nüfusun silahlı önlemlere katılmış olması da üretimi düşürmüş ve dış ticaretin kesintiye uğraması sebebiyle karaborsa kaçınılmaz bir hal almıştır. Karaborsa ve stokçuluk yoluyla temel ihtiyaçları bile inanılmaz yüksek fiyatlara satarak büyük paralar kazanan bir topluluk ve onun yanında da temel ihtiyaçları için ellerindeki tüm parayı harcamak zorunda kalan az ve orta gelirli halk ortaya çıkmıştır. Bu durum, birbirinden kopuk iki tabakanın oluşmasına ve bu topluluklar arasında büyük bir uçurum oluşmasına sebep olmuştur. Temel ihtiyaçların bile zor karşılandığı bu dönemde insanların verem gibi hastalıklara yakalanması ve hayatlarını kaybetmeleri normal bir durum haline gelmeye başlamıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği dönem, Türkiye’de CHP dışında muhalif seslerin de duyulmaya başladığı bir döneme denk gelir. Medyada üstü örtülmeye çalışılan konular artık konuşulmaya, eleştirilmeye başlamıştır. CHP’nin uyguladığı devletçiliğe karşı serbest ekonomi savunulmuş; CHP bu eleştirilere karşın kendini koruyamayıp kendisiyle çelişmiştir. Hatta bu durum CHP’nin meşruluğunun bir miktarını ve elindeki gücü kaybetmeye başlaması olarak da açıklanabilir. Bu durumlar Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve toplumsal bir bunalım içine girmesine sebep olmuş ve bu durumun içinden çıkabilmek için Milli Koruma Kanunu ve Varlık Vergisi yasaları çıkarılmıştır.

MİLLİ KORUNMA KANUNU

İkinci Dünya Savaşı’nın sıcaklığına fiili olarak girmemiş olan Türkiye de maalesef çoğu ülke gibi ekonomik olarak büyük bir çöküntü içindeydi. Bu durumu önleyebilmek adına alınan resmi tedbirlerden birisi de Milli Korunma Kanunu’dur. Bu kanun, savaş boyunca hükümete en çok yetki veren kanun olarak sayılabilir niteliktedir. 1939 öncesinde hükümet, ‘Müdafaa Ekonomisi’ adlı bir rapor hazırlatmıştır. Bu rapor örnek alınarak ‘Milli İktisadi Kanun’ adlı yasa tasarısı hazırlanmıştır. Fakat sunulan bu yasa tasarısının hükümete sağladığı bazı ayrıcalıklardan kaynaklı olarak anayasaya aykırı olduğu tartışmaları başlamıştır. Yasaya karşı oluşan bu tepkilere karşılık olarak Recep Peker başkanlığında bir grup bazı değişiklikler yaparak yeni bir metin hazırlamış ve bu metin 18 Ocak 1940 tarihinde resmen kabul edilmiştir. Milli Korunma Kanunu, oluşabilecek olağanüstü bir durum için hükümete bazı görev ve yetkiler vermekteydi. Bu şekilde devletin müdahaleleri de meşru bir hal almış oluyordu (Çavdar, 1995: 425).

Hükümet, bu kanun sayesinde üretim miktarını ve özelliklerini hem kontrol edebilmek hem de belirleyebilmek için sanayi ve maden kuruluşları üzerinde söz hakkına sahip olma yetkisini edindi. Bu kanunla hükümet, malları kendi değerlerinden alıp stoklayabilir ve ihtiyacı olduğunu düşündüğü kuruluşlar için bunları karsız olarak satabilirdi. Çocuklar ve kadınlar dışındaki çalışanların mesaisi her gün üç saat artırılabilirdi. Tatil günleri, bu yasanın geçerli olduğu dönem için yok sayılabilirdi. Bazı malların tüketimi yasaklanabilir veya sınırlandırılabilirdi. Barınma giderleri, 1939 yılı sınırları üzerine çıkamayacaktı. Ziraat işiyle uğraşan yetişkinlerin, kendi işlerini aksatmama koşuluyla evine yakın başka bir ziraat işinde paralı olarak çalışması sağlanabilecekti. Hükümet, gerekli gördüğü yerlerde üretimi sağlayabilecek ve üretilecek olan ürünün çeşidine ve miktarına karar verebilecekti. Sekiz hektardan fazla arazisi olanların arazilerinin yarısını tahıl ekimi için kullanması mecbur bırakılabilecekti. Çiftçiler, geçimlik ve tohumluk olarak ayırdıkları miktarın haricinde kalan tahılları Türk Toprak Mahsulleri Ofisi’ne çok düşük fiyatlarla satmak zorunda bırakıldı. Yaşa ve çalışılan işe göre ayarlanan miktarlarda ekmek, ancak karne ile alınabilecekti. Ayrıca Milli Korunma Kanunu ile 18 Şubat 1941’de Petrol Ofisi kuruldu (Aydın, 2019: 419).

Milli Korunma Kanunu sayesinde hükümet, üretimin miktarı, biçimi ve satışı hakkında doğrudan karar alabilir duruma geldi. Bu kararlara uygun olmayan fiyat politikaları geliştirmek veya stok yapmak kesinlikle yasaklanmıştır. Bu yasaklara karşı gelenler için ticaretten men, ticarethanelerinin kapatılması, ağır para cezaları ve hatta belirli sürelerde hapis cezaları da kanuna eklenmiştir (Öztürk, 2013: 142). Hatta hükümet sadece bu konu hakkında yetkilendirilecek özel yetkili mahkemelerden de bahsetmiştir. Milli Korunma Kanunu’nun getirdiği polisiye önlemler, haksızlıklara, hırsızlıklara ve zulümlere de neden olmuştur (Yenal, 2001: 101). Tüm yaptırımlara rağmen karaborsa ve stokçuluğun devam etmesi hem durumu daha kötüye götürmüş hem de devlet müdahalesine olan tepkiler halk arasında yaygınlaştığı için huzuru ortamı daha da kaybolmuştur. Bunun yanında Milli Koruma Kanunu, büyük üreticidense küçük üreticileri mağdur etme sonucu ve toplumun iki kutba ayrılmasına sebep olması da toplumsal bir bunalım boyutu getirmiştir. 

Milli Korunma Kanunu maalesef amacına ulaşamamıştır. Küçük üreticiler mağdur olmaya devam etmiş; toplumsal sınıflaşma oluşmasına sebep olunmuştur. Polis ve zabıta gücüyle yapılan müdahalelerden dolayı devlete tepki artmış; özgürlüğün alt sınırda bile olmaması insanları derinden etkilemiş ve CHP’nin bu başarısızlığı onun halkın gözünden düşmesine ve güvenilirliğini kaybetmesine sebep olmuştur. Bu durum daha sonra da CHP’ye karşı kullanılacak bir başarısızlık olarak akıllarda kalmıştır. Bunun ilk göstergesi Demokrat Parti hükümetinin seçimleri kazanmasıdır. 

VARLIK VERGİSİ

8 Temmuz 1942’de ölen Refik Saydam’ın yerine Şükrü Saraçoğlu göreve gelmiştir. Saraçoğlu, Milli Korunma Kanunu’nun biraz yumuşatılması gerektiğine inanıyordu ve kontrollü fiyatlara sahip birçok malın fiyatını serbest bıraktı. Böylece serbest ekonominin fiyatları artırsa bile karaborsaya engel olacağını ve daha sonradan fiyatların da dengeyi bulacağına inanıyordu. Bu düşünceye rağmen karaborsa sonlanmadı ve fiyatların artışı kıtlığın daha büyük bir boyutta yaşanmasına sebep oldu. Büyük üreticiler yine daha çok kazandı ve küçük üreticilerle aralarındaki mesafe daha da açıldı. Savaşın ağır yükü altında çırpınan Türkiye ekonomisinin bir nebze de olsa ferahlaması adına yeni bir vergi konulması düşüncesi 1942 yılı sonbahar aylarında iyiden iyiye gündeme oturmuştur (Dokuyan, 2014: 31). Dönemin zenginleri yardımlaşmaya ve bağış yapmaya davet edilmiştir. Bu konuda bir duyarlılık kampanyası başlamıştır. 

12 Kasım 1942’de ise Varlık Vergisi Kanunu kabul edilmiştir. Varlık Vergisi’nin bir defaya mahsus olarak alınacağı belirtilmiştir. Varlık Vergisi ile; Türkiye’nin sorunlarının ertelenmesi, enflasyonun azaltılması, ülke gelirinin arttırılması ve ekonominin dengelenmesi amaçlanmıştır. Kazanç ve buhran vergi mükellefleri, büyük çiftçiler, sahip oldukları binaların ve hisseliyse hisselerine düşen bir yıllık gayrisafi gelir toplamı 2500 TL ve arsalarının vergide kayıtlı değeri 5000 TL’den yukarı olanlar, 1939’dan beri kazanç ve buhran vergisi vermesine rağmen Varlık Vergisi ilanından sonra işini bırakmış olanlar, mesleği ticaret olmasa bile 1939’dan itibaren ticari bir faaliyetten para kazanmış olanlar Varlık Vergisini de kanunen ödemek mecburiyetinde olanlardı (Çavdar, 1995: 431). Savaş döneminde haksız yere kazanç elde edenlerin ve fırsatçıların kazançlarının vergilendirileceği düşünülerek kabul edilmişse de öyle olmamıştır. İl ve ilçelerde bulunan komisyonların belirledikleri miktarlarda vergilendirme olacağı kabul edilmiştir fakat bu belirlenen miktarlara itiraz yolu kapalıdır. Verilen süre içinde borcunu ödemeyen kişilerin mallarına haciz geleceği bildirilmiştir. Tüm şartlarda ödeme yapmayanları ise Aşkale’de çalışma kampına gönderme kararı alınmıştır. İki binden fazla kişi bu kamplara gönderilmiştir. 

Varlık vergisinin %29’luk bir kısmı Müslüman halktan, %52’lik kısmı gayrimüslimlerden ve kalan yabancılardan alınmıştır. Bu oranlara bakılırsa Varlık Vergisi’nin yabancıların elindeki sermayeyi Türkleştirerek yeni ve Türk bir burjuva toplumu oluşturmaya çalışıldığı öne atılan fikirlerden birisidir. Kanun yürürlüğe girdikten ve uygulamaya konduktan sonra genel olarak azınlıkları ilgilendiren bir yapıya büründüğü gözlemlenmiştir. Savaş sonrası yıllarda Müslüman-Türk halkın ekonomik açıdan durumu düşünüldüğünde gayrimüslim halkın refah içinde yaşadığı ifade edilmektedir. Dolayısıyla Varlık Vergisinin uygulanma aşamasında, aslında tüm toplumu ilgilendiren bir yapısı olmasına rağmen azınlıkların muhatap alındığı bir yapıya büründüğü görülmüştür (Kovancılar& Kayalıdere, 2012: 156). Şükrü Saraçoğlu’nun “Bu kanun, bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldıracak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz” (Bakkal, 2003: 100) cümlesi de bu fikri güçlendirir. Varlık Vergisi, demokratikleşmeye çalışan ve bu süreçte olan bir ülke tarihi için olumlu sayılabilecek bir gelişme değildir. Dönemin Türkiye basını sesini çıkaramamış ve bu vergilendirmeyi desteklediğini söylemiştir. Buna karşılık yabancı basının gündemine oturmuş ve ağır eleştiriler almıştır. Sonuç olarak hedeflenen miktarda bir para toplanamamış (yaklaşık 315 milyon TL) ve Milli Koruma Kanunu’nda olduğu gibi burada da insanların gözündeki CHP meşruluğunu ve güvenilirliğini kaybetmiştir. 

SONUÇ

Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na fiilen girmese de savaşa girme olasılığı hep canlı olduğu için birçok önlem almaya ve bu savaşa hazırlanmaya çalışmıştır. Bu hazırlık askeri, ekonomik ve toplumsal alanlarda gerçekleşmiştir. Savaş dönemi olmasına karşın fırsat avcıları bu durumu da suistimal etmenin peşine düşmüştür. Yaptıkları karaborsacılık ve yolsuzluk gibi birçok yanlış davranışın bir yaptırımı olması gerektiği kaçınılmaz bir gerçektir. Fakat alınan tedbirler ve çıkarılan yasalar fırsat avcılarından çok halkın az ve orta gelirli diğer bölümünü etkilemiştir. Yanlış yöntemler seçilerek ve yanlış öngörülere sahip olunarak çıkarılan bu kanunlar hala tarihteki önemini koruyor. 

Zeynep AKYÜZ tarafından The FEAS Journal adına hazırlanmıştır.


KAYNAKÇA

Aydın, M. (2019) Milli Korunma Kanunun Hayata Geçirilişi ve Tek Parti Dönemi Uygulamaları, s.419.

Bakkal, U. (2003) Varlık Vergisi Kanunu’nun Maliye Teorisindeki Vergilendirme İlkeleri Çerçevesinde Değerlendirilmesi, s.100.

Çavdar, T. (1995) Türkiye’nin Demokrasi Tarihi: 1839-1950, s.425-433. 

Çetin, H. (2007) İkinci Dünya Savaşı Sürecinde Türkiye’nin Sosyo-ekonomik Durumu, s.72.

Dokuyan, S. (2014) Savaş Ekonomisi ve Varlık Vergisi Üzerine Bir Değerlendirme, s.31.

Kayalıdere, G. & Kovancılar, B. (2012) Mali Sosyoloji Üzerine Denemeler, s.156.

Öztürk, İ. (2013) İkinci Dünya Savaşı Türkiye’sinde Olağanüstü Ekonomik Kararlar, s.142.

Yenal, O. (2001) Cumhuriyetin İktisat Tarihi, s.101.

#ZıtFikirlerBirbiriniYaşatır #WriteYourself, reach us: info@thefeasjournal.com
Yazı oluşturuldu 52

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön