İTHAL İKAMECİ REFAH DEVLETİNDEN NEOLİBERALİZME: TÜRKİYE’DE YOKSULLUK (1980-2000)

Özet

Neoliberalizm, ekonomik olarak serbestleşmeyi ve küreselleşmeyi amaçlar. Bu amaçlar doğrultusunda ülkeler küresel pazarlara entegre olurlar. Fakat Türkiye gibi ithal ikameci ve refah politikalarından doğrudan neoliberal politikalara geçmek yoksulluk, gelir eşitsizliği gibi sonuçlar oluşturabilir. Bu olumsuz sonuçları önlemek için oluşturulan yanlış sosyal politikalar ise ülkeyi çıkmaza sokabilir. Bu makalede 1980-2000 arasında neoliberalleşen Türkiye’nin yoksullaşmasından ve bu yoksullaşma sonucunda geliştirilen birtakım sosyal politikalardan bahsedilecektir.

Anahtar Kelimeler: Gelir eşitsizliği, Küreselleşme, Neoliberalizm, Sosyal Politikalar, Yoksulluk.

GİRİŞ

Osmanlı döneminden Türkiye Cumhuriyeti’ne kötü bir ekonomik miras kalmıştı. Zayıf tarım politikaları, temelli, sınai ve ticari faaliyetleri gelişmemiş bir ekonomik yapı vardı. Üstüne bir de ağır dış borçlar ve savaş koşulları da eklenince ekonomi iyice bocalamıştı. 1923-38 Atatürk Dönemi’nde kabul gören ekonomi politikaları çerçevesinde İzmir İktisat Kongresi toplanmış ve devlet öncülüğünde çeşitli sosyal politikalar hedeflenmiş, ülkenin en ücra köşelerine dahi istihdam sağlayan fabrikalar kurulması hedeflenmişti. 1923-1950 arasında, 1929 Büyük Buhranı ve II. Dünya Savaşı’na rağmen bu hedefler başarılı olmuş ve topyekûn olarak ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma sağlanmıştır. Öte yandan 1923-1929 arası yapılan İzmir İktisat Kongresi çerçevesinde yurtiçi sanayiyi destekleyen bir liberal ekonomi modeli öngörülmüştü. Bunun için 1926’da Aşar Vergisi kaldırılmış, 1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmıştı. Fakat bu liberal politikalara 1929 Ekonomik Krizi ile ara verilmiş, ithal ikameci ve devletçi ekonomi politikalara geçilmişti. 1950’lere kadar da devlet destekli bir kalkınma ortaya çıkmıştı (Koçtürk & Gölalan, 2010). 1950’de çok partili sistemde iktidara gelen Demokrat Parti, 1960 Darbesi ile iktidardan düşürülmüştür. Bunun nedenleri arasında devletçi politikaların yanında, enflasyonist ekonomik politikaların payının büyük olduğu görülmektedir. Hızla yükselen fiyatlar, sabit gelirli halkın yaşama düzeyini her geçen yıl daha da kötüleştirmiştir. 1963 yılında ise bu süreci durdurmak ve II. Dünya Savaşı’nın etkilerini kırabilmek için ilk kez düzenli olarak beş yıllık kalkınma planı yapılmaya başlanmıştır. Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulması sağlanmış, devletin hızlı kalkınmayı ve sosyal adaleti sağlamak amacıyla kapsamlı bir planlama yapılması sağlanmıştır. 1970’lere gelindiğinde Türkiye’yi daha zor bir süreç bekliyordu. Çünkü, 1973 Petrol Krizi’nin etkisini 1977’de ağır bir şekilde ödemiş ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle batılı ülkelerden ambargoya maruz kalmıştı. Tüm bu yaşanılanların sonucunda 1980’de Turgut Özal’ın öncülüğünde 24 Ocak Kararları’nın ortaya çıkmasına neden olmuştu (Dağdemir & Küçükkalay, 1999; Salep, 2017). 

24 Ocak Kararları, Türkiye’nin ekonomik küreselleşmesini sağlayan en önemli giriş kapısıdır. İthal ikameci ekonomi politikalarından ihracata dayalı politikalara geçişin ilk adımıdır. Türkiye pazarını küresel pazara açan bir devrimdir. Bu devrim ihtiyacı, liberal ekonomi anlayışının 1970’li yıllarda zirve yapmasıyla ortaya çıkmıştır. Türkiye’de, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile ilişkilerini artırmak ve küresel dünyaya eklemlenebilmek için IV. Kalkınma Planı kapsamında piyasa ekonomisine geçilmesi hedeflenmiştir. Plana göre, tarım sektörü temelli olan Türkiye ekonomisini sanayi sektörüne kaydıracak politikalar oluşturulacak, tarımdaki sübvansiyonlar azaltılacak ve liberalizasyon başlayacak, başta döviz piyasaları olmak üzere tüm finansal ve fiziki piyasalar serbest bırakılacak ve sıkı para politikaları uygulanıp faizler artırılacaktı (Öztürk & Nas & İçöz, 2008).  Bunların sonucunda Türkiye’de değişen ve dönüşen ekonomi yapısı, halk yaşamında değişimlere neden olmuş, gelir adaletsizliklerinin ortaya çıkmasını sağlamış ve yoksulluk oluşarak sosyal politikaların inceleme alanına girmiştir. Bu kapsamda makalede açıklanması gereken soru: “Neoliberal politikalar sonucunda ortaya çıkan yoksulluk, 1980- 2000 yılları arasında nasıl bir süreç geçirdi ve bu yoksulluk sorununun çözülmesi için uygulanan politikalar etkili oldu mu?” sorusudur. Bu soru iki ana başlık ve iki alt başlık şeklinde açıklanacaktır.  ‘Yoksulluk ve Yoksulluğun Ölçülmesi’ adlı ilk ana başlıkta yoksulluğun ne olduğu, yoksulluğun nasıl ölçülüp belirlendiği ve sosyal politikadaki yeri anlatılacaktır. ‘Türkiye’de Neoliberal Yoksulluk’  adlı ikinci ana başlıkta genel olarak Türkiye’deki yoksulluk anlatılacak olup ‘1980- 1990’ ve ‘1990- 2000’ olmak üzere iki alt başlıkta uygulanan sosyal politikalar çerçevesinde detaylandırılacaktır. 

YOKSULLUK VE YOKSULLUĞUN ÖLÇÜLMESİ

Dünya tarihinin en eski sorunlarından biri olan yoksulluk, sözlük tanımına göre, yeterli düzeyde parası olmayan veya hayatını idame ettirmek için yeterli araç gereci bulunamayan kişileri içeren bir kavramdır. Bununla beraber yoksulluk, ilk defa 1901 yılında S. Raventree’nin yaptığı tanıma göre; ‘toplam gelirin, biyolojik varlığın devamı için gerekli olan yiyecek, giyim vb. asgari düzeydeki fiziki ihtiyaçları karşılamaya yetmemesi’ olsa bile tam olarak tanımı yapılamamaktadır. Çünkü yoksulluk kavramı asgari yaşam standartlarını, tercih ve beklentileri içeren bir kavramdır ki bu değişkenler bir toplumun siyasal düzenine, ekonomik yapısına ve gelenek, görenek, din gibi kültürel kodlarına göre değişkenlik gösterir. Bir diğer tanıma göre yoksulluk; beslenme, giyim barınma ve eğitim gibi maddi kaynakların yanı sıra sosyal ve siyasal değişkenlerle ekonomik göstergeleri de ön planda tutar. Bu kapsamda insan doğasının iki çeşit gereksinimi vardır. Bunlar; açlık, susuzluk gibi biyolojik gereksinimler ve özgürlük, sevgi, saygı gibi toplumsal gereksinimlerdir. Bu gereksinimlerin karşılanabilmesi ise yoksunluk-yoksulluk kavramını ortaya çıkaracaktır. Bu tartışmalar sonucunda ise yoksulluğun daha çok maddi gereksinim temelli olduğu görülmüştür. Bu çerçevede yoksulluk 3 açıdan incelenir. 

Mutlak yoksullukta; nüfusun günlük besinden alması gereken ortalama kalori üzerinden hesaplama yapılır. Öte yandan eğitim, giyim gibi en temek gereksinimler de esas alınır. Gelir bazında ise günlük 1 USD’nin altında geliri bulunanlar mutlak yoksulluk sınırının altında olduğu kabul görür. Göreli yoksulluk ise temel olarak ihtiyaçlarını karşılayabilen fakat genel refah düzeyinin altında kalan insanları içerir. Toplumun hem gelir hem de tüketim düzeyi belirlenerek yoksulluk çizgisi oluşturulur. 

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından 1997’de ortaya atılan ‘insani yoksulluk’ kavramında ise temel insan yaşamını sürdürecek olan mal, hizmet, beslenme, eğitim, sağlık, enerji ve iletişim gibi altyapı yoksunluğuna insani boyutuyla dikkat çeker. Bu yoksulluk İnsani Gelişme Endeksi (İGE) ile ölçülür. Bu endeksin değeri 0 ile 1 arasındadır. 1’e endeks değeri yaklaştıkça insani gelişmişlik artar (Arpacıoğlu & Yıldırım, 2011; Altındağ, 2019). 

Yoksulluğu artıran faktörlerden biri de küreselleşmedir. Bu anlamda küreselleşme olumlu olduğu kadar olumsuz sonuçlarıyla da literatürde tartışma konusu olmuştur. Küreselleşme; mal, hizmet, sermaye, bilgi ve teknolojilerin serbestçe dolaşımını sağlayan bir entegrasyon süreci olup aynı zamanda da neoliberalizmin tezahürü konumundadır. 1980’lerden itibaren hayatımıza giren küreselleşme, toplam gelirin artışını sağlamakla birlikte gelir eşitsizliğini de arttırdı. Sanayileşmiş ülkelerle az gelişmiş ülkeler arasında ekonomik ve sosyal uçurumlar bulunmaktadır. Bunun sonucunda uluslararası bir gelir adaletsizliği görülmektedir. Kalkınma için de aniden neoliberalleşen az gelişmiş ülkelerde doğru hamleler yapamadığı durumlarda iç dinamikleri kırılganlaşır ve yıkıcı etkilere maruz kalırlar (Danışoğlu, 2004).  Buna örnek verecek olursak küreselleşme karşıtlarına göre küreselleşmeyle birlikte artan dış ticaret serbestleşmeleri, gelişmekte olan ülkelerde yüksek ücretlere yol açacaktır. Bir diğer örnek de sermaye hareketleridir. Çünkü sermaye hareketleri, yabancı yatırımların artması sonucu verimliliği ve istihdamı artırır. Fakat bunun sonucunda hızlı ekonomik büyüme ile finansal balonlar oluşur. Bu balonlar patladığında ise yabancı yatırımlar geri çekilir, finansal krizler başlar ve yoksulluk artar (Yanar& Şahbaz, 2013). 

Tüm bunların sonucunda yoksulluk meselesi de sosyal politikaların çalışma alanına girmiştir.  Sosyal politika, yoksulluğu gelir dağılımını körükleyen serbestleşmenin bir sonucu olarak görür ve bu sorunla mücadele etmek için yoksulluğun ne olduğundan çok ‘Nasıl mücadele ederiz ?’ kısmına odaklanarak süreçlerin bütününe bakar. Kimi zaman yoksulluk bir kültürleşme olarak kendini gösterir. Yani ‘babadan çocuğa miras kalan bir süreç’ olarak lanse edilir. Sosyal politikalar ise bu algıları da yıkmak için önemli mücadeleler vermektedir. Bunu bir modele dayandıracak olursak, Marshall’ın Sosyal Yurttaşlık teorisine göre, halkın asgari koşullarını sağlamak demokrasinin bir gereğiydi. Fakat klasik liberal anlayış, devleti müdahale dışında tutarak bireyi rasyonel gördüğü için negatif hakları esas almıştır. Bu durumda 18.-20. yüzyıl arası gelişen bu süreçler işçi sınıfının aleyhine olmuştur. Zamanla işçi hareketlerinin artması ve bu hareketlerin siyasallaşması oy hakkı, izin hakkı, güvenceli çalışma hakkı sendika/grev hakkı ve düzenli ücret hakkı gibi hakları kazanmasını sağladı. II. Dünya Savaşı sonrası ağır bir ekonomik yük altına giren devletler refah devleti anlayışı geliştirmiş ve yurttaşlık kapsamında altın bir çağ yaşanmıştır. Bu süreç içinde 1945-1970 arasında hem Keynesyen politikalar  sürdürülerek devletin müdahalesini arttırdılar hem de Taylorist ve Fordist modelle kitlesel üretimi arttırdılar. 1973 Krizi ile birlikte refah devleti de çökmeye başlamış ve yeni sağ yükselmeye başlamıştı. Bu çerçevede artık refah devleti olmak artan işsizlik ve sosyal maliyetler ve finansal açıdan maliyetli hale gelmişti. 1980’lerde neo liberal politikalara geçiş bu anlamda devletin birden halkın üzerinden elini çekmesine neden olmuş ve oluşturulan temelsiz ve ani politikalar yoksulluğu arttıran en önemli etken olmuştur (Özalp, 2009; Canbulut,2017). 

TÜRKİYE’DE NEOLİBERAL YOKSULLUK 

1980’lerden itibaren köklü bir değişiklik yaşayan Türkiye, küreselleşme çabaları ile birlikte ekonomik ve sosyal açıdan bocalama dönemine girmiştir. 1980’lerde reel sektörün liberalizasyonu, 1990’larda da finansal liberalizasyon ekonomik krizler ile yoksulluğu beraberinde getirmiştir.

  1. 1980-1989

1980 yıllarında ekonomik serbestleşme ve dışa açılma politikalarıyla küresel sermayenin genişlemesi sağlanmıştır. Bu, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kurumların dış dayatmaları sonucunda olmuştur. Öncelikle KİT’lerin devreden çıkması ve kamu harcamalarının düşürülmesi, faiz ve dövizin serbest piyasaya bırakılması gibi süreçler neoliberalleşmeyi başlatmıştır. Bu politikaların en önemli amacı devletin ekonomideki payının küçültülmesi ve kamu kurumlarının bir kısmının özelleştirilerek üretimden kamunun çıkarılmasını sağlamaktır.  Tüm bu süreç içinde emeğin büyük oranda metalaştırıldığı ve emekçilerin gündelik hayatta daha fazla nakde ihtiyacı olduğu görülmektedir. Öte yandan, gelir eşitsizliğini artıran bu dönüşüm üst kesimin toplam nüfusunun küçük bir bölümünü oluştururken, nüfusun büyük bir bölümünü de yoksullaştırmaya devam etmektedir. Aynı zamanda sermaye karlılığı hedefi ücretleri baskıladığı ve bunun sonucunda ücretler %40 oranında düştüğü için yoksulluk daha da tetiklenmiştir. Bunların sonucunda bu dönüşümler eksik istihdama yol açmıştır. Eksik istihdam zamanla üretimi de azalttı ve kişi başına GSMH düşmeye başladı (Uçkaç, 2010). 

Çoğalan bu yoksulluk nedeniyle devletin yapmış olduğu sosyal politikaların önemi daha da çok artmıştır. Bu kapsamda kamusal sosyal yardım hamleleriyle muhtaç kişilere yardım yapılmıştır. Sosyal yardım sanayileşmenin bir ürünü olup aynı zamanda yoksulluğu çağrıştıran bir ifadedir. Darbe Dönemi’ni (1980-82) bir kenarda bırakarak Özal Dönemi’ne (1983-89) odaklandığımızda, Milliyetçi, muhafazakâr, sosyal adaletçi ve rekabete dayalı bir hükümet yapısı görmekteyiz. Buradaki ‘sosyal adaletçi’ kavramı ‘orta direk’ kavramına dayandırılır. Özal’a göre orta direği oluşturan emekli, memur işçi, çiftçi esnaf gibi kesimler düzenli bir gelire kavuşursa gelir adaleti sağlanır. Ayrıca bu hükümet, sosyal adaletçi kavramını keskin bir ideoloji içinde tanımlamayarak Türk toplumunun kültürel kodları içinde dayanışmacı ve geleneksel  değerlere bağlı olarak tanımlamıştır. Bu dayanışma içinde devlet, sadece ekonomik tedbirlerle ve aile birliğinin sağlanması ile destek verecek, kurumsal yetersizlikler oluştuğunda resmi olmayan yardımlarla bu işi destekleyecekti. Özal’ın bilinen sosyal politikalarından biri 1986’da Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü kurumu altında kurduğu fondur. Bu fon Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Teşvik Kanunu’nun uzantısıdır. Bu fonun amacı sosyal sigorta programının içinde olmayan muhtaç vatandaşlara, bu fonda toplanan paralar aracılığıyla yardım etmektir. Bu kimi kaynaklara göre popülist bir politikanın ürünüdür. Çünkü bütçe dışı ve denetimsiz olan bu fon, Anavatan (ANAP) iktidarının zayıfladığı bir dönemde siyasal rant, neoliberalizm ve piyasa temelli politikalarına destek bulmak gayesiyle kurulmuştur. Ancak, fon yapılanması kamuoyunun tepkisine çok fazla yol açmadı. Çünkü gecekondulara tapu tahsis belgeleri, imar afları, imar izinleri olumlu bir politika gibi görünse de yoksulluğu kente taşımış; vergi iadesi, Fakir Fukara Fonu gibi uygulamalar kentli yoksul kitlelerin sorunlarını işgücü piyasası dışına taşımıştır (Taşçı, 2008; Yılmaz, 2012; Demirhan & Kartal, 2014).

  1. 1990- 2000

İlk olarak 1991 yılında kurulan VII. Demirel Hükümeti’ne baktığımızda, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler (BM) ölçütlerine göre insan hakları ve demokrasi değerlendirmesinde 66. sıraya, ekonomik bakımdan ise 24 OECD ülkesi arasında en pahalı ve en yoksul, işsizlik oranı en yüksek, en az üreten, kişi başına en az ulaşım araçlarına sahip olan bir ülke olduğu saptanmıştır. Böylece Türkiye, dünyada gelir dağılımı en eşitsiz olan ilk on ülke arasına girmiş ve nüfusunun %50’si sosyal güvenlikten yoksun hale gelerek, dünyanın en borçlu ülkeleri arasında yer almıştır. Gelir dağılımındaki bu bozulma ve yoksullaşma, insan hakları ve demokrasi gibi siyasal kalkınma süreçlerini de olumsuz etkilemiştir (Yılmaz, 2012).

Türkiye ekonomisinde 1990’dan itibaren finansal serbestleşmenin başladığını görmekteyiz. Bu finansal kriz kendini 1994’te göstermiştir. 1994 Krizi, bütçe açıklarından dolayı ortaya çıkmıştır.  Neoliberalleşme sonucunda bazı kamusal teşebbüslerin özelleştirilmesiyle yurtiçi tasarruflardaki yetersizliğin yol açtığı bütçe açıkları, finansal serbestleşme gerçekleşince sermaye hareketleriyle giderilmiştir. Bir süre sonra, bu sermaye hareketlerinin bütçe açığı ve dış açık devam ederken gerçekleşmesi, yüksek faiz-düşük kur şeklinde geçici bir denge oluşturmuştur. Bu denge piyasada oluşan kuşkular sonucunda bozulunca finansal kriz patlak vermiştir. Türkiye ilk defa hiperenflasyonu yaşamıştır.  Bu anlamda yüksek enflasyon oranları sosyoekonomik olarak halkı zorlaştıran bir etken olmuştur. Bu, yoksullaşma oranını da etkilemiş olup; 1987’de nüfusun yüzde 15.2’si asgari gıda harcamalarını karşılayamayacak bir gelir kazanırken, bu oran 1994’te yüzde 17.3’e yükselmiştir. Bunun sonucunda dönemin Başbakanı Tansu Çiller, 5 Nisan Kararları’nı çıkartmıştır. Bu kararlar çerçevesinde;

  • Türk Lirası devalüe edildi.
  • Memur ve işçi ödemeleri bütçe ödenekleri ile sınırlı tutuldu.
  • Fazla mesai ücretleri düşürüldü.
  • Kamu personel alımını durdurdu.
  • Emeklilik için prim sayısı kadınlarda 7200, erkeklerde ise 9000 güne çıkartıldı.
  • 1 Mayıs’tan sonra vergi iadesi uygulandı.

Bu kararlar yoğun bir işsizlik ve gelir dağıtımında adaletsizlik arttı. Sermaye sahipleri uygulanan yüksek faizle kar elde etti. Devalüasyon öncesinde ABD Doları’na yatırım yapanlar da büyük rantlar elde etti. Birçok firmayı ya küçülttü ya da iflas etti. V. Ecevit Hükümeti’nde ise bu politikaların sonucu olarak işsizlik sigortası yürürlüğe girdi. 2000’lerden itibaren kapitalizmin geliştiği ve yerleştiği görülmektedir. Bu bağlamda Türkiye 2000’li yıllarda da dünya ekonomisiyle entegrasyonu sağlansa bile az gelişmişlikten kurtulamamış ve 2001’de daha büyük bir kriz patlak vermiştir (Uçkaç, 2010; Yılmaz, 2012; Köse,2008; Gürses,2007; Koray& Duman& Işık, 2004).

19811985199319942000
Asgari Ücret10.00041.4002.497.5004.173.75082.417.500
Ortalama Dolar110,2518,351098629760624573
Asgari Ücretin Dolar Karşılığı90,7479,86227,33140,24131,95
Kaynak: https://ekonomihukuk.com/blog/yillara-gore-asgari-ucret-ve-dolar-karsiligi/

Türkiye’de asgari gelir düzeyindeki düşük karşılıklar sosyo-ekonomik olarak az gelişmişliği yansıtmaktadır. Ekonomik altyapı açısından temelsiz bir neoliberalleşme sürecini göstermektedir.

SONUÇ

1980’lerde başlayan neoliberalleşme süreci 1980-2000 yılları arası başarısızlığa uğramıştır. Bunun temel sebebi hukuki temellere dayanmayan ithal ikameden, neoliberalleşmeye evirilen ani bir yapısal dönüşümdür. Bu reel sektördeki ani yapısal dönüşüm, gelir eşitsizliğini arttırmış ve yoksulluğu ortaya çıkartmıştır. Bununla birlikte, işsizlik ortaya çıkmış ve üretim aksamıştır. 1990’larda bu seferde finansal liberalizasyon süreci sıcak para akışını bir süre sonra güvensiz hale getirmiş ve finansal kriz patlak vermiştir. Temelsiz liberalizasyon sonucunda finansal çöküş yaşanması da Türkiye’yi sosyoekonomik açıdan çıkmaza sokmuştur. Öte yandan 1980’lerde Özal’ın geliştirdiği sosyal politikalar popülizmin aracı olmuştur. Bir diğer yandan, Tansu Çiller’in ortaya koyduğu 5 Nisan Kararları yoksullardan çok sermayedarlara yaramış, gelir eşitsizliği artmış ve ülke sosyoekonomik açıdan çok zarar görmüştür. Bunun etkisi 2001’e kadar katlanarak kendisini göstermiştir. 2018’den beri bir kriz içerisinde olduğumuz bu dönemde de Türkiye, yaptığı her ekonomik hamleyi doğru biçimde, açık, şeffaf ve sürdürebilir bir şekilde ve belli bir sosyal politikaya dayanarak sürdürmelidir. Yoksulluğu azaltmak için bütün gerekli kurumlarını harekete geçirerek gereken yasaları ve politikaları yenilemeli ve sürdürebilir hale getirmelidir.

İlkem Karahüseyinoğlu tarafından The FEAS Journal adına hazırlanmıştır.


Kaynakça

Altındağ, Ö. (2019). YOKSULLUK ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME. UFKUN ÖTESİ BİLİM DERGİSİ.

Arpacıoğlu, Ö., & Yıldırım, M. (2011). DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE YOKSULLUĞUN ANALİZİ. Niğde Üniversitesi İİBF Dergisi, 60-76.

Canbulur, T. (2017). YOKSULLUK VE YOKSULLUKLA MÜCADELE ALANINDAKİ SOSYAL POLİTİKALARIN SOSYAL HİZMET UZMANLARINCA DEĞERLENDİRİLMESİ: SÜRDÜRÜLEBİLİR YOKSULLUK. Toplum ve Sosyal Hizmet, 113-132.

Çakar, B. Y., & Yılmaz, V. (2009). Sınıf ve Vatandaslık Ekseninde Türkiye’de Sosyal Yardımı Yeniden Düsünmek. Toplum ve Demokrasi Dergisi.

Dağdemir, Ö., & Küçükkalay, A. M. (1999). TÜRKİYE’DE 1960-1980 MÜDAHALE DÖNEMİ EKONOMİLERİ: İKTİSAT POLİTİKALARI VE MAKRO EKONOMİK GÖSTERGELER AÇISINDAN BİR KARŞILAŞTIRMA. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Blilmler Dergisi.

Danışoğlu, A. Ç. (2006). Küreselleşmenin gelir eşitsizliği ve yoksulluk üzerindeki etkileri. İstanbul Ticaret Üniversitesi Dergisi.

Demirhan, Y., & Kartal, N. (2014). 1980 SONRASI YOKSULLUKLA MÜCADELENİN BAŞLICA ARACI OLARAK SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMAYI TEŞVİK FONU’NUN KURULUŞ VE VARLIK NEDENLERİNE İLİŞKİN BAZI TESPİTLER. Dumlupnar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi.

DOĞANOĞLU, F., & GÜLCÜ, A. (2001). GELİR EŞİTSİZLİĞİ ÖLÇÜMÜNDE KULLANILAN YÖNTEMLER. Cumhuriyet Üniversitesi,İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi.

Gürses, D. (2007). TÜRKİYE’DE YOKSULLUK VE YOKSULLUKLA MÜCADELE POLİTİKALARI. Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi.

Işık, S., Duman, K., & Korkmaz, A. (2004). TÜRKİYE EKONOMİSİNDE FİNANSAL KRİZLER: BİR FAKTÖR ANALİZİ UYGULAMASI. 45-69.

Karaca, O. C. (2012). 1950-1960 ARASI TÜRKİYE’DE UYGULANAN SOSYO-EKONOMİK POLİTİKALAR. 47-63: Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi.

Koçtürk, O. M., & Gölalan, M. (2010). 1923- 1950 Türkiye Ekonomisinin Yapısal Analizi. Üçüncü Sektör Kooperatifçilik, 48-65.

Köse, S. (2008). 24 Ocak 1980 ve 5 Nisan 1994 İstikrar Programlarının Karşılaştırılması.

Özalp, A. (2009). YOKSULLUK, YOKSUNLUK, YURTTAŞLIK: SOSYAL HAK(SIZLIK)LARI POLİTİK DÜŞÜNMEK.

Öztürk, Ş., Nas, F., & İçöz, E. (2008). 24 OCAK KARARLARI, NEO-LİBERAL POLİTİKALAR VE TÜRKİYE TARIMI.

Salep, M. (2017). TÜRK İKTİSAT TARİHİ AÇISINDAN BİRİNCİ BEŞ YILLIK KALKINMA PLANI (1963-1967). International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 209-230.

Taşçi, F. (2008). Türkiye’nin Kamusal Sosyal Yardım Anlayışı (1980-2007) Üzerine Bir Analiz. Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi.

Uçkaç, A. (2010). Türkiye’de Neoliberal Ekonomi Politikaları ve Sosyo-Ekonomik Yansımaları. Maliye Dergisi.

Yanar, R., & Şahbaz, A. (2013). Gelişmekte Olan Ülkelerde Küreselleşmenin Yoksulluk ve Gelir Eşitsizliği Üzerindeki Etkileri. ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ, 55-74.

Yılmaz, C. (2012). YOKSULLUK SÖYLEMİNİN SOSYOLOJİSİ: 1980 SONRASI HÜKÜMET PROGRAMLARI ÖRNEĞİ. Süleyman Demirel Üniversitesi İİBF Dergisi, 291-308.

 https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/1994-krizi-kisi-basina-1283-dolarimizi-goturdu-39012897

https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/yaman-toruner/5-nisan-1994-kararlari-1863180

https://ekonomihukuk.com/blog/yillara-gore-asgari-ucret-ve-dolar-karsiligi/

Share this article
Shareable URL
Prev Post

MAHNO VE MAHNOVŞÇİNA

Next Post

DURMAKSIZIN GÖÇ VEREN ÜLKE: VENEZUELA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Read next

RUSYA UKRAYNA KRİZİ

Rusya ve Ukrayna arasında yaşanan kriz son zamanlarda dünya gündemin konuları arasında ilk sıralarda yer…