NEOLİBERAL DÜZENDE BİYOPOLİTİKANIN FEMİNİST BİR DÜZLEMDE TARTIŞILMASI: KADIN EMEĞİ

Özet

Emek, insanın kafa ve vücut çabası olarak tanımlanan bir üretim faktörüdür. İş dünyasında yer alan çalışanların tümü yetkisi fark etmeksizin emek faktörünün bir parçasıdır. Bu durumdan hareketle yazılan bu makalenin temel amacı; Foucault’un ele aldığı ‘Biyopolitika kavramı neoliberal toplum içerisinde kadın emeğini nasıl açıklar?’ tartışmasının geçmişten günümüze liberal ve marksist düşünceler çerçevesinde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir.

Anahtar kelimeler: kadın emeği, liberalizm, neoliberalizm, Marksizm, biyopolitika.

GİRİŞ

Emek, üretimin en önemli girdilerinden birisidir. Klasik liberal düzende de değerin kaynağıdır.  Çünkü üretime katılan her emek, değeri o kadar arttıracaktır. Bu kavrama emek-değer denilmektedir. Bu kavramı ortaya çıkaran klasik düşünürler, emeği sermayenin kaynağı olarak düşünmektedir.  Liberal düzenin kapitalleşmesini eleştiren Marx, liberal teorisyenlerin ortaya attığı emek değer kavramlarını kullanarak onlara yeni bir söylem atfetmektedir. Marx’ın söylemine göre yüksek kâr amacı güden kaptalistler, çalıştırdığı işçi sınıfına düşük ücret ödeyecektir. Düşük ücret alan işçi ürettiği ürünü tüketemeyecektir ve zamanla ürettiği ürüne yabancılaşacaktır. Buradan da bir sömürü düzeni ortaya çıkacaktır. Bu sömürü düzeninde yabancılaşma, kapitalizm içinde çelişki doğuracak ve bu çelişki kapitalizmin sonunu getirecektir. Fakat liberal düzenin öngörüsü ise bireyler kendi çıkarları peşinde koşarlar ve kendi çıkarları peşinde koşmaları aynı zamanda toplumsal çıkara hizmet eder. Kendi aralarında rekabet ederler, uzmanlaşırlar ve bunun sonucunda verimlilik artar; böylece toplumsal refah artar. Fakat burada kastettiği birey erkektir. Çünkü erkeğin doğası bencildir bu yüzden mekanizma erkek bireyler üzerinden çalışır. Kadınlar ise doğası gereği fedakardır. Bu yüzden ev işi ve çocuk bakımını kadınlar yapmalıdır. Marksistler ise bu durumu özel mülkiyetle bağdaştırarak özel mülkiyetin kaldırılmasını öngörmüştür. Öte yandan Neoklasik düşünürlerden biri olan Alfred Marshall, kadınların düşük ücret alması gerektiğine ilişkin kadınların çalışmasını engelleyecek fikirler ortaya atmıştır. 1960’lı yıllarda toplumsal hareketlerin zirve yapmasıyla ortaya çıkan feminizm patriarka ve kapitalizm ilişkisini sorgulamaya başladı. 1970’lerde ise refah devleti anlayışının sarsılmasıyla ortaya çıkan Neoliberal politikalar sonucunda tarım çözüldü. Köyden kente göçler ve kadınların da iş hayatına girmesiyle işgücünün feminasyonu başladı. Ev işlerini yapmak zorunda olan kadınlar, hem ev içi emeğinin karşılığını almıyor hem de ev ve iş yerlerinde ayrı ayrı çalıştıkları için çifte sömürüye maruz kalıyorlar. Marksizmin belirttiği yabancılaşma kavramı, liberal üretim süreci ve sonrasında kendini göstermektedir. Foucault bu gibi hadiseleri biyopolitika kavramı çerçevesinde ele alır. Biyopolitika kavramının mucidi olan Foucault bu kavramı Hapishanenin Doğuşu ve Cinselliğin Tarihi gibi kitaplarında uzun uzun anlatmıştır. Biyopolitika, bireyin yaşam tarzı ve davranışlarına iktisadi, siyasal ve sosyal açıdan müdahale eden bir iktidar şeklidir. Bu durum, en belirgini nüfus politikasında olmak üzere üretim ve tüketim sürecinde de kendisini göstermektedir. Özellikle biyopolitika, neoliberal politikalarda kadın emeğinin esnek olması ile kendini gösterir. Foucault’un eserlerinde kapitalist toplumun neoliberalleşmesiyle birlikte emeğin daha çok metalaştığı da görülmektedir. Öte yandan Antonio Negri ve Michel Hardt, 1999 yılında yazdıkları İmparatorluk kitabında Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve örgütlü kapitalizmin değişimiyle gerçekleşen yeni dünya düzenini ele alarak biz-öteki kavramsallaştırmasını inceleyerek kapitalist düzenin üretim emek ve sınıf mücadelelerini biyopolitika kapsamında detaylıca ele almaktadır. Bu durumda biyopolitik üretim sürecini dayandırdığı eğilimlerden biri de işgücünün kadınlaşmasıdır.

EMEĞİN TANIMI

Emek; mal ve hizmet üretmek için ortaya çıkan beşerî bir kaynak olup aynı zamanda da önemli bir üretim faktörüdür. Emek faktörü, iktisadi süreçte Sanayi Devrimi’nden bu yana genel dengeyi oluşturan bir unsur olmuş ve sermayedarların kararlarını belirleyen bir unsur olarak karşımıza çıkmıştır. Özellikle de Sanayi Devrimi’nden bu tarafa emek kavramı hem siyasi hem iktisadi hem de sosyal alanlarda tartışmalı bir konu haline gelmiştir (Alpago& Yıldırım, 2018). Antik çağ düşünürü Platon’dan orta çağ düşünürleri Aquinalı Thomas ve Calvin’e kadar birçok düşünürün çalışma kavramı üzerinden açıkladığı emek kavramı, ilk kez klasik iktisadın kurucusu Adam Smith ve Ricardo tarafından emek değer kavramı çerçevesinde teorikleştirilmiştir  (Doğruyol& Aydınlar, 2015) . Smith ve Ricardo’nun emek değer teorisine göre, zenginlik manifaktür üretime dayanıyordu. Buna göre bu üretim iş bölümünü oluşturuyor, bu iş bölümü uzmanlaşma ile birlikte verimliliği getiriyordu. Bu verimlilik büyümeyi ve dolayısıyla zenginliği sağlıyordu. Smith’e göre toplum üç kesimden oluşuyordu. Bunlar; sermayedarlar, işçiler ve toprak sahipleriydi. Dolayısıyla üretim ve bölüşüm bu üç sınıf arasında gerçekleşiyordu. Smith mirasının devamcısı olan Ricardo ise bu teoriyi geliştirerek sınıflar arasında bu bölüşümün toplumsal sınıflar arasında nasıl gerçekleştiğinin üzerinde durur. Buna göre sermayedarlar kâr, toprak sahipleri rant, işçiler ise ücret elde eder. Fakat bu mekanizma içinde bölüşüm eşit bir şekilde gerçekleşmez. Çünkü liberallere göre herkes bireysel olarak zenginleşirse toplum da zenginleşir. Öte yandan, işçilere verilen ücretler arttıkça kar da azalacaktı.  Diğer taraftan Kapital adlı eserinde Marx, sınıf ve emek gibi liberal temelli kavramları alarak ve bu teorilere eleştiri getirir ve onlara yeni anlamlar kazandırır. Bu paradigmaya göre, toplum 2 sınıftan oluşur. Bunlar kapitalistler ve proletaryadır. Kapitalistler sermaye kesimini tanımlarken proletarya ise işçi sınıfını tanımlar. Marx’a göre kapitalist sistem çelişkili bir sistemdir. Bu çelişki kapitalizmin sonunu getirecektir. Çünkü Marx’a göre piyasa kapitalistlerin kar için mücadele verdiği bir alandı. Bu fikirden hareketle yüksek kâr marjı elde etmek isteyen kapitalistler, çalıştırdığı işçilere düşük ücret verecek ve zamanla işçi, ürettiği ürüne yabancılaşacaktı. Metalaşan emek, sömürü düzenini ortaya koyacaktı. Smith ve Marx’ın arasındaki temel fark ise Smith piyasa içindeki emek teorisini analiz ederken, Marx ise kapitalist düzen içindeki emek sömürüsüne vurgu yapmasıdır (Afşar&Özyiğit, 2017).

KADIN EMEĞİNİN LİBERAL VE MARKSİST KURAMLAR ÇERÇEVESİNDE ANLAMLANDIRILMASI

Her ne kadar 1960’larda feminizm toplumsal hareketlerle canlansa da feminizm, emek faktöründe kendini 1980’lerde göstermeye başlamıştır. Bu süreçte feminizm, kadını üretim sürecine katmaktan ziyade yeni bir paradigma inşa etmiştir. Böylece erkek egemen toplum anlayışını kadınlar, çocuklar ve aileler üzerinden tekrardan şekillendirmiştir. Bu görüş, kadınların üretim sürecinde hem hane içinde hem de piyasadaki faaliyetlerini analiz ederek toplumdaki dengesiz cinsiyetçi yaklaşımlara vurgu yapmaktadır (Esentürk, 2018). Bu yaklaşımın temelinde politik ekonomi kuramlarının kurduğu mekanizmalar vardır. Buna göre, klasik liberal görüşe baktığımızda kurulan teorilerin eril temelli olduğunu görürüz. Buna karşılık, feminist yaklaşım klasik yaklaşımın ayrımcı yazınına meydan okuyarak yeni bir argüman geliştirir. Oysa klasik anlayışa göre, kadın evde anne-eş rolünde olan bir tüketici konumunda, fedakar ve naif doğası olan bir birey iken erkek rasyonel bir üretici konumundadır. Dolayısıyla kadınlar toplumsal gelişme adımlarını başarıyla gerçekleştiremez. Buna istinaden feminist yaklaşımın ele aldığı rasyonellik, çıkar (self-determination) ve rekabet gibi kavramları yok saymadan bunlara bolluk, fedakârlık ve iş birliğini de dahil ederek daha kapsayıcı bir düzen dizayn etmiştir (Kaya& Belke). Diğer taraftan Marksist yaklaşım aslında emeği; ‘tarım, sanayi ve hizmet sektörlerindeki ücret karşılığı işgücü’ şeklindeki dar anlamlı olarak tanımlayarak kadınların görünmeyen emeğine de vurgu yapmış ve kapitalizm-patriarka arasında bağlantıyı formüle etmiştir. Burada kadınların görülmeyen emeğine vurgu yapılmıştır. Ev işinin bir piyasa değeri yoktur ve ev içi kadın faaliyetleri bu açıdan ikincil olarak görülerek kadın-erkek arası cinsiyetçi bir rol dağılımı gerçekleşir. Ayrıca kadınlar ev içi üretimde kamusal alan dışında tutularak erkek işçilerin pazarlık gücünü arttırır. Geçimlik ve aile işletmelerinde de kadın emeği ev içi üretim sürecinden farksız olarak karşılıksız kalabiliyor. Öte yandan üretilen bakım ve duygusal emek kurumsallaşmamış olduğu için kadın emeği bağlamında karşılıksız kalabiliyor.  Böylece kamusal alanda kadın ve erkek eşitliğine vurgu yapan liberal feministler, kadınlar yönelik uygulanan eşitliksiz statüleri işgücü sınırları içinde ele aldı. 1960’lardan itibaren ikinci dalga feminist hareketle birlikte ev işi ve bakım emeği de literatür içinde yer alınca sadece kadının kamusal alandaki durumuna değil özel alandaki konumuna da bakarak sosyalist bir bakış açısıyla kapitalizm ve patriarka ilişkisine vurgu yapıldı (Fraser, 2009; Işık& Serdaroğlu, 2015).  II. Dünya Savaşı sonrası refah devleti ile ortaya çıkan cinsiyet körlüğü, erkek egemen yapının bilimsel alana geçmesini sağlamış ve kamu yönetimi sürecinde toplumsal eşitsizlikler artmıştır (Topçuoğlu, 2016). Neoliberal politikalarla birlikte çalışma hayatında geniş yer bulmaya başlayan kadınlar, bu sefer de esnek çalışma koşullarıyla karşılaşmıştır (Akgöz& Balta, 2016).

FOUCAULT’UN BİYOPOLİTİKA TANIMI

Biyopolitika, Michel Foucault tarafından ortaya atılan ve modern ulus devletlerin bedenler üzerinden tahakküm kurması ve nüfusu kontrol etmesi anlamına gelen bir kavramdır. Foucault’a göre, biyoiktidar bir iktidar teknolojisidir. Bu yüzden modern ulus devlet ve kapitalizm inşasında önemli bir role sahiptir. Bu kavramlardan hareketle siyasetin biyolojik bir meseleye dönüşmesi tarihte kritik bir dönüşün göstergesi olmuştur. Buna bağlı olarak ulusal siyasi, ekonomik, kurumsal ve eğitim kararları biyolojik düzleme göre belirlenir. Bu bağlamda biyopolitikanın liberal ekonomik büyümeyle doğrudan ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü liberalizm rasyonelliğe dayanarak yapıların ihtiyaç ve beklentilerine göre hareket eder. Bu yönüyle bedenlerin denetimli olarak yapısal süreçlere dahil olmasıyla kapitalizmin vazgeçilmez ögesi haline gelmiştir. Tüm bu süreçleri ele aldığımızda kadın kapitalist düzende ev işi ile meşgul naif ve fedakâr bir doğaya sahip olduğu için kadın emeğinin de bir biyopolitikası olduğunu söylemek de yanlış olmaz.

KADIN EMEĞİNİN NEOLİBERAL DÜZLEM ÜZERİNDE TARTIŞILMASI

1970’lerden itibaren neoliberalizmle birlikte yeni sağ ortaya çıkmış ve 1990’lardan itibaren küreselleşmeye evrilmiştir. Neoliberalizm iki ekonomik akıma dayanır. Bunlar arz yanlısı politika ve monetarizmdir. Arz yanlısı teoriye göre Keynezyen Model, stagflasyona ve işsizliğe çare bulamamıştır ve bunun için ücret esnekliği politikasını geliştirmiştir. Dolayısıyla neoliberal politikada arz yönlü politikalar gereği ücret esnekliği ortaya çıkmıştır. (Sapmaz, 2016). İstihdam açısından baktığımızda kadınlar erkeklere göre daha dezavantajlıdır. Çünkü kadınlar ikinci dereceden emek kaynağı olarak görülür. Öte yandan 1970’lerde ortaya çıkan bunalımdan dolayı işgücü esnekleşmiş ve ucuzlaşmıştır. Tanımlanan bu emek tipinde kadın, işgücünde daha çok tercih edilmiştir. Post modern feminizme göre kapitalist düzenin kadına biçtiği roller ve ekonomik istikrarsızlıkların yanı sıra ırk ve etnik köken gibi pek çok unsur buna sebep olmuştur. Kadınların düşük ücret alma sebeplerini beceri ve niteliklere bağlayan neoklasik emek piyasası kuramına göre ise çalışma ve davranış koşulları baz alınarak farklı tabakalara vurgu yapılmıştır. Farklı yaklaşımları temel aldığımızda ise aile içi rollerin irdelendiğini görürüz. İlk yaklaşımda aile içi eşitsizlikler kabul edilerek bu eşitsizliğin dışsal faktörler tarafından sömürülüşüne karşı aile içi gelirde kadın emeğiyle ekonomik bir sıçrama yaşanabilir denilmektedir. Bir diğer yaklaşım ise akrabalık bağları ve sosyal yaşamı baz alarak kadın emeğinin kadına sosyal yaşam içinde yeni tanımlamalar yaptığını savunur. Üçüncü bir perspektiften bakıldığında ise biyopolitika, bireyin davranış biçimi ve davranışlarına müdahale eden bir iktidar politikasıdır. Bunu daha çok kadın bedeni üzerinden yaparak üretim ve tüketim sürecini canlı tutar. Beden burada tıpkı bir sanayinin tecrizatı veya sermayesi gibidir. Çünkü arzu edilen beden; ince, uzun, sağlıklı ve gergin olandır. Biz ise bu durumu en çok kozmetik, spor hizmetleri ve moda gibi sektörlerde görürüz (Kalan, 2014).

SONUÇ

Kadın liberal teorinin mekanizması gereği hem naif hem de fedakardır. Bu yüzden ekonomik sürece katkısı olamaz. Fakat marxistler buna karşı çıkarak bunu özel mülkiyete bağlar. Liberal feministler sadece kamusal alanda haklar kazanmak isterken marxist feministler ise patriarka ve kapitalizm ilişkisinin çözülmesi gerektiğini vurgular. 1970’lere gelindiğinde yaşanılan ekonomik krizler ve değişen ekonomik rejim sonucu kadınlar neoliberal politikalarla işgücüne katılmış fakat ikincil olarak görülmüş dolayısıyla işgücünde tam rekabet ortamı sağlanamamıştır. Öte yandan bazı sektörlerde kadın bedeninin kullanımı kadın bedenini metalaştıran bir unsur olmuştur. Tüm bu incelemelerde elde edilen sonuca göre özellikle kapitalist sistemde emek sektöründe kadın, fiziksel ve psikolojik olarak erkeğe göre zayıf olarak vurgulandığı için emek piyasası içinde rekabet edememiştir. 


KAYNAKÇA

AFŞAR K. , ÖZYİĞİT M. (2017).Karl Marx Bir Klasik mi? “Adam Smith ve Karl Marx Üzerinden Kavramsal Bir Karşılştırma”.Bitlis Eren Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi

Altun, A., & Çelikcan, P. (2017). Belgesel Sinema Aracılığıyla Kadın Emeğinin Görünür Kılınması: Külkedisi Değiliz! Galatasaray Üniversitesi İletişim Dergisi,, 179-201.

ALPAGO, H , YILDIRIM, B . (2018). EMEK PİYASASINDA PARADİGMA DEĞİŞİMİ. Uluslararası Bilimsel Araştırmalar Dergisi (IBAD) , 3 (2) , 447-458 . DOI: 10.21733/ibad.419464

Arpacı, M. (2016). FOUCAULT, BİYOPOLİTİKA VE BİYOTARİH: TARİHSEL ÇALIŞMA ALANLARI OLARAK TIP, BEDEN VE NÜFUS. ViraVerita E-Dergi, 80-97.

Aykutalp, A., & Çelik, A. (2018). Antonio Negri ve Michael Hardt Düşüncesinde İmparatorluk, Çokluk ve Biopolitik Üretim Kavramları Üzerine.

Bozan, M. (Nisan 2018). LİBERALİZM VE NEO-LİBERALİZM BİR KRİZ DÖNGÜSÜ MÜ, YOKSA SİYASİ BİR KURGU MU? ULUSLARARASI POLİTİK DERGİSİ.

Camfield, D. (2014). Çokluk ve Kanguru: Hardt ve Negri’nin maddi olmayan emek teorisinin eleştirisi. Marksizm ve Sınıflar: Dünyada ve Türkiye’de Sınıflar ve Mücadeleleri, 91-123.

DOĞRUYOL A. , AYDINLAR K. EMEK ÜRETKENLİĞİ VE ÜCRET TEORİSİ, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (2015)

Esentürk, E. FEMİNİST İKTİSAT VE GELENEKSEL İKTİSAT TEORİLERİNDE TOPLUMSAL CİNSİYET AYRIMI.

GÖRGÜ, Ş . (2018). FEMİNİST İKTİSAT PERSPEKTİFİNDEN ANA-AKIM İKTİSAT VE GÜNÜMÜZ EKONOMİSİNE BİR BAKIŞ. Ekonomi Maliye İşletme Dergisi , 1 (2) , 93-101 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/emid/issue/47904/533393

Işık, E., & Serdaroğlu, U. (2015). KADIN EMEĞİ: FEMİNİST İKTİSADIN YOL HARİTASI ÜZERİNDEN BİR OKUMA. Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi (MSG), 15(56).

Kalan, Ö. (2014). FOUCAULT’UN BİYOPOLİTİKA KAVRAMI BAĞLAMINDA MODA VE BEDEN: VOUGE DERGİSİ ÜZERİNDEN BİR SÖYLEM ANALİZİ. Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademik Dergisi, 140-162.

Kaylı, D. Ş. (Nisan 2016). NEO-LİBERALİZMİN KADINLARLA DANSINA İLİŞKİN FEMİNİST BİR OKUMA. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi.

Koç, A. (tarih yok). MİCHEL FOUCAULT’NUN “BİYOPOLİTİKA” KAVRAMININ TEORİK ÇERÇEVESİ. luslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları Dergisi .

Özkurt, C. (2018). YENİ KRİZLER ÇAĞI, ÇALIŞMANIN İFLASI VE PREKARYA. Bayburt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dergisi, 111-122.

Özmakas, U. (2015). İnsan sermayesinin kaynağı: Maddi Olmayan Emek. Toplum ve Bilim.

Sapmaz, H. (2017). Kadın, Neoliberal Politikalar ve Küreselleşme. Yasama Dergisi.

Timurturkan, M. (2019). Annelik, Söylem ve İktidar: Eleştirel Bir Tartışma. SDÜ FEN-EDEBİYAT FAKÜLTESİ SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ, 64-78.

Topçuoğlu, R. A. (2016). Feminizmin Refah Devleti ve Sosyal Politika Alanına Eleştiri ve katkıları. Amme Idaresi Dergisi.UYANIK, Y . (2008). NEOLİBERAL KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE İŞGÜCÜ PİYASALARI. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi , 10 (2) , 209-224 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/gaziuiibfd/issue/28328/301046

Share this article
Shareable URL
Prev Post

TERÖRİZMİN PSİKOLOJİK BOYUTU: TERÖRİSTLERİN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ & TERÖRİZM İLİŞKİSİ (PSİKO-POLİTİK ANALİZ)

Next Post

KOLEKTİF GÜVENLİK ANTLAŞMASI ÖRGÜTÜ (KGAÖ)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Read next

SOSYOLOJİ ÜZERİNE

İnsan yaşamı, zaman geçtikçe farklılaşan ve sürekli yeni birikimler ortaya koyan bir döngüdür. Bu döngünün…

SOSYOLOJİ ASLINDA NE? -1-

Sosyoloji denilince akla genelde basit bir karşılık olan toplum bilimi kavramı gelir. Bu oldukça doğaldır ancak…

KATALONYA KRİZİ

Günümüzde farklı dil ve kültürlere sahip bölgesel toplulukların çıkarları ve sosyal kimlik arayışı, merkezi…