OSMANLI VE KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ

“Kitlelerin hayal gücü üzerine etki etmek sanatı, onları idare etmek sanatıdır.”[1]

            Gustave Le Bon’un Kitleler Psikolojisi adlı kitabında yer alan bu cümle, kültür endüstrisi ve kitle kültürünün günümüz Türkiye’sindeki işlevini daha iyi anlamamıza yardımcı olmaktadır. Osmanlı tarihine dair film ve dizi üretiminin özellikle geçtiğimiz yıllardan itibaren yükselişe geçmesi, belki de tam olarak bu cümlenin anlatmak istediğini bize göstermektedir. Osmanlı’nın tarihi ile ilgili içerik üretimi, toplumun nabzını spesifik konularda yükseltme ve ‘ecdad bilinci’ kazandırma amacı taşımakta ve iktidara, ideolojileri çerçevesinde, hizmet etmektedir. 

            Doğanın da hakimiyet altına alınması ile sonuçlanan kapitalizm, zamanla kitle aldatmacasına ve bilincin zincire vurulmasına neden olurken özerk, bağımsız bilinçte ve kendi kararlarını veren bireylerin de ortaya çıkmasını engellemiş[2] ve kültür de bu tahakkümün içselleştirildiğini göstermiştir. Bireyin kendine özgü niteliği toplumsal olarak koşullandırılmış ve artık tekele ait hale gelmiştir[3]. Bu sistemde, üretimin de tekelleşmesi, kültürün de kapitalist ekonominin bir parçası haline gelmesine yol açmıştır. Kültür artık her şeye benzerlik bulaştırmaktadır[4]. Ortaya çıkan kültür endüstrisi kavramı içerisinde, Karl Marx’ın üretim ilişkileri ile Sigmund Freud’un bilinçdışı kavramı sentezlenmiştir, şöyle ki; kültür artık içsel olan haline gelmiştir, süperegonun birikimlerinden ve sınıfsal kurallardan oluşmakta ve de asimilasyon gerektirmektedir. Kültür endüstrisi, gerçek ve haz arasındaki farkın kaybolması, kopyalama, taklit ve piyasaya yönelik yeniden-üretim, piyasaya çıkmadan metalaşma ve kitle kültürü gibi süreçler içermektedir. Kültür endüstrisi ürünleri ise dev ekonomi çarkının bir modelidir, herhangi bir filmden veya radyo programından sadece bir bireye değil, toplumun tümüne mal edilebilecek toplumsal etkiler çıkarılabilir[5]. Kültür endüstrisi, insanları, bütünün onları dönüştürdüğü biçimde yeniden üretmeye devam eder[6]. Tekelin, yani hegemonun bireylerin bilincini yok edip onları kitlelere dönüştürme amacı yolunda, kültür her zaman çok kullanışlı bir alet olmuştur. Kültür endüstrisinde, sanatın sadece boş zaman aktivitesi haline gelmesiyle de birlikte, bundan sonra iktidar olarak bahsedeceğimiz tekel, sanatı toplumsal etkiler yaratma araçlarından biri olarak kullanmaya başlamıştır.

Muhteşem Yüzyıl

96 yıllık; halifeliğin kaldırılmasından, yürütülen seküler politikalara, oradan 28 Şubat’a ve AKP iktidarına uzanan kısa Cumhuriyet dönemine bakarsak toplumun çoğunluk denebilecek kesiminin, henüz yüzüncü yılını doldurmamış Cumhuriyet’i tam anlamıyla içselleştiremediğini görürüz. 28 Şubat süreci, her ne kadar Türkiye’de siyasal islamın etkilerini yok etmeyi amaçlamış olsa da aksine pozisyonunu güçlendirmiştir; ve de günümüze uzanan 25 yıllık süreç içerisinde, özellikle mevcut iktidarın siyasal islam çerçevesinde hayata geçirilmiş söylemlerine ek olarak ‘neo-Osmanlıcı’ denilebilecek bir tandansa sahip olduğu gözlemlenebilmektedir. Halkın yıllar içinde oluşmuş ‘travmalarının’, dini özgürce yaşama isteği gibi önemli bir faktör temelinde ortaya çıkmış olması ve halihazırda Cumhuriyet’in içselleştirilememesi durumu mevcut iktidar eliyle, başarılı denebilecek -kitleleri sokağa dökebilecek bir başarı- bir şekilde “Burası Müslüman bir ülke ve unutmayın/hatırlayın, bizim atalarımız Osmanlı” imajının yaratılmasına ortam hazırlamıştır. Bu imajın kitle iletişim araçları medya ve televizyon sayesinde daha da coşkulu bir şekilde halka sunulması ise diziler sayesinde olmuştur.  Muhteşem Yüzyıl, Diriliş Ertuğrul, Kurtuluş: Osman, Payitaht Abdülhamit gibi dizilerin ortaya çıkması ile toplumun atalarına duyduğu özlem ve hayranlık pekiştirilmeye çalışılmış ve belki de tarih, iktidarın kendi istekleri doğrultusunda şekillendirilmiş, kırpılmıştır. İktidar, Orta Doğu’da halihazırda Osmanlı’dan dolayı organik bağlarının bulunduğu devletlere yönelik politikalarını koruyucu ve birleştirici bir lider imajıyla, Müslümanlık söylemi çerçevesinde hayata geçirirken, iç politikada da iktidarın eylemlerini ve söylemlerini meşrulaştırma aracı olarak, topluma Osmanlı tarihi bilincinin empoze edilmeye çalışıldığı yapımlar kullanmaktadır. Bu yapımlar, iktidarın uyguladığı neo-Osmanlıcı politikalara hizmet ederken teşvik de etmektedir. Ülkede yaratılan Osmanlı İmparatorluğu resmi, geçmişe duyulan özlem ve iktidarın politikaları, toplumun bu dizilere ilgi duymasına, daha fazlasını öğrenme ve izleme isteğine sahip olmasına neden olmuştur. Kültür endüstrisinde nostalji, temel bir arzu-yapımı makinesidir[7] ve burada Osmanlı hayali-arzusu, bir ürün olarak halka -tüketiciye- sunulmaktadır.

Tüketici, kültür endüstrisinin ürettiği ‘haz’a, özlem, merak ve hayallerinin sebebiyle-sonucuyla, iktidarın da teşvikiyle kavuşmaktadır. Halk, eski güzel Osmanlı İmparatorluğu günlerine besledikleri sevgi ve özlemin, o şanlı günlere geri dönme hayallerinin milliyetçi duygularla alevlendirilmesi, iktidarın Osmanlı’nın halefilermiş gibi sergiledikleri/sergilemeye çalıştıkları tavrı ve Cumhuriyet’in kurucu değerlerine yönelik kızgınlık içeren, nefret dolu ve eleştirel söylemlerin de ışığıyla mevcut sisteme öfke beslemeye başlamıştır. Bu iki unsur, kurulan hayallerin milliyetçi duygularla harlanması ve mevcut sisteme duyulan öfke, son raddede sadece iktidara hizmet etmektedir. Bu hizmet, günümüzde hem toplumdaki hem siyasi elitteki kutuplaşmanın da hızla artmasına neden olmaktadır ve bir gün bu durum hizipleşmeye kadar gidebilir. Gelecekte, halkın kendi fikirlerini, duygularını analiz edip kendi bilinçlerini ve yargılarını oluşturabilecek düzeye ulaşması yani ‘kitle’ olmaktan kurtulması, ‘aptal kutusu’ karşısında özellikle iktidarın politikalarına hizmet eden ve destekleyen bahsedilen içerikteki yayınları izlemeye devam ettikleri sürece mümkün görünmemektedir. Halk bu tür yapımları izlerken televizyon karşısında kılıçları kuşanıp “Biz Osmanlı torunuyuz!”  söylemleri ile tabiri caizse ‘gaza gelmeye’ devam edecektir. İçinde bulunulan siyasi ve toplumsal yapının gelecekte gideceği yönü objektif değerlendirebileceğini farz etmemekle birlikte, mevcut yapının değişmekten ziyade amacına ‘hizmet’ etmeye devam edeceğini düşünülebilir. Bu paragrafı Max Horkheimer’ın Akıl Tutulması isimli kitabından özet niteliğindeki bir alıntı ile sonlandırmak gerekirse;

“Halk çeşitli kısmi çıkarların kontrolü altına girdikçe, çoğunluk da kültürel hayatın hakemi olarak sunulmaya başlar. Popüler sanat ve edebiyatın kitleleri aldatmaya yarayan ürünlerine kadar her dalda kültürün yerine konulan sözde-kültür öğeleri, çoğunluk yargısı adına savunulur ve aklanır.”[8]


**The FEAS Journal, yazarlardan ve onların ifade tarzlarından sorumlu değildir.**


Kaynakça

[1] Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi, İstanbul: Hayat, 1997, s.64

[2] Theodor W. Adorno, Kültür Endüstrisi –  Kültür Yönetimi, İstanbul: İletişim, 2007, s.119

[3] Thedor W. Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar, İstanbul: Kabalcı, 1944/2010, s.206

[4] A.g.e s.162

[5] A.g.e s.171

[6] A.g.e

[7] Hakan Övünç Ongur, Tüketim Toplumu, Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü, İstanbul: Ayrıntı, 2011, s.102

[8] Max Horkheimer, Akıl Tutulması, İstanbul: Metis, 1986/1998, s. 181

Dilara Nesrin Bulut
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans
Yazı oluşturuldu 1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön